27 Ekim 2018 Cumartesi

GENÇLER!.. CUMHURİYETİ BİZ KURDUK, ONU SİZLER YAŞATACAKSINIZ... Tümer Diyor ki; Gazeteci-Yazar Zekeriya TÜMER-Ulusal Haber&Ulusal Ajans

GENÇLER!.. 
CUMHURİYETİ BİZ KURDUK,
ONU SİZLER YAŞATACAKSINIZ.
29 EKİM 2018 Cumhuriyetin kuruluşunun 95. Yılı.
29 Ekim 1923 de Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bütün milletvekilleri Hacı Bayrama giderek dua ettiler, Sonra da Meclise gelinerek Türkiye Cumhuriyeti devletinin idare şeklinin Cumhuriyet olduğu ilan edildi ve ilk Cumhurbaşkanı da Mustafa Kemal Atatürk seçildi.
Bizler Cumhuriyet çocukları olarak yetiştik. Cumhuriyetin kazanımları ile büyüdük. Şimdi görüyoruz ki, Cumhuriyete kasteden, onu kaldırmak isteyen vatan hainlerinin mücadele içerisinde olduklarını görüyoruz.
Cumhuriyetin ne olduğunu, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bizlere söylediği sözler ile anlatmak istiyorum.
Başka söze gerek yok.
“Bugünkü hükümetimiz, devlet teşkilatımız doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki onun adı CUMHURİYETTİR. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet, millet ve millet, hükümettir.”
Sevgili okurlar, bu kadar güzel bir idare neden ortadan kaldırılmak istenir, akıl ve mantık dışı değil midir?
“GENÇLER! CUMHURİYETİ BİZ KURDUK, ONU SİZ YAŞATACAKSINIZ.”
Gençler, sizler de artık aklınızı başınıza alın. Elinizdeki cep telefonları ile meşgul olmayı bir kenara bırakın ve Atatürk’ün sizlere emanet ettiği Cumhuriyet’e sahip çıkmak için mücadele edin.
“Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir.”
Gerçekten de Türk milletinin karakterine ve örf ile adetlerine en uygun idare olarak Cumhuriyet idaresinin seçilmesi çok isabetli olmuştur. Bizim karakterimizde bağımsızlık, hür irade vardır. Baskıya gelemez Türk milleti.
“Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir.”
İslamiyetin temelinde de Demokrasi vardır. Bu nedenle Cumhuriyet rejimi en uygun rejimdir.
“Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir.”
Yüksek ahlaki değerlere sahip olanlar Cumhuriyet ile yönetilmek isterler. Burada şunu belirtmek istemiştir Atatürk. Cumhuriyet idaresindeki devlet görevlilerinin ve devleti idare edenlerin Yüksek ahlaklı olmaları ve faziletli kişilerden seçilmeleri gerektiğini vurgulamıştır.
“Cumhuriyetimize vereceğimiz en büyük armağan, gençlerin eğitilmesi olacaktır.”
Evet, Cumhuriyete verilecek en büyük armağan gençlerin eğitilmesidir. Demek ki, Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sözünü, onun bıraktığı yerden itibaren, bugüne kadar ki dönemde Gençlerimiz iyi eğitilmemişler ki, şu an içerisinde yaşadığımız Cumhuriyet Düşmanları ile Cumhuriyetimiz tehlike içerisindedir.
“Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti sonsuza kadar yaşayacaktır.”
Mustafa Kemal Atatürk, kendisinin bir fani olduğunu çok iyi bilmektedir. Dini bütün ve Allah’a inanan bir insan olarak, elbette bir gün gelecek benim de ömrüm bitecek ve Naciz vücudunun toprakla birleşeceğini bilmektedir. Bu nedenle, ben ölsem, toprak olsam da sizlere öyle bir eser bırakıyorum ki, sizler başkalarının kölesi olmayın, esaret altında yaşamayın, Türkiye Cumhuriyetini sonsuza kadar yaşatın diye tembihlemiştir.
Bizler Ata’mızın bu sözlerini dikkate almalıyız ve Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza kadar yaşatmanın mücadelesini yapmalıyız.
Cumhuriyete düşman olanlar, ancak eğitimle, bilgi ile yok edilebilir.
Ne mutlu bizlere ki, Laik, Demokrat Türkiye Cumhuriyeti devleti içerisinde yaşıyoruz.
Ne mutlu bizlere ki;
TÜRK’ÜZ, DOĞRUYUZ, ÇALIŞKANIZ, YURDUMUZU, MİLLETİMİZİ, ÖZÜMÜZDEN ÇOK SEVİYORUZ.
27.10.2018
ULUSAL HABER & ULUSAL AJANS
Zekeriya Tümer

Ulusalhaber1881@gmail.com

19 Ekim 2018 Cuma

ATATÜRK’ÜN DEVLET MODELİ "Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN" -Mustafa Kemal ATATÜRK’ten Türk ulusuna yadigâr; İnsan hakları, eşitlik, adalet ve hukuka sahip ve saygılı, emperyalizm karşıtı "milli devlet modeli" zorlanmaktadır.

ATATÜRK’ÜN DEVLET MODELİ 
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN
Türkiye Cumhuriyeti son günlerde son derece ilginç tartışmalara sahne olmaktadır. Atatürk’ün devlet modeli her yönden saldırıya uğratılırken, sanki böyle bir şey yokmuş gibi bir durum yaratılarak, Türk devletinin tasfiyesi sürecine devam edilmek istenmektedir. Dünyanın ve merkezî bölgenin son yıllarda içine sürüklendiği gelişmeler sonucunda, yeni devlet modellerinin aranması ve bu doğrultuda var olan eski siyasal yapıların zorlanması çerçevesinde, Türkiye Cumhuriyeti de çok ciddî bir sınavdan geçmektedir. Küreselleşme adına empoze edilen girişimler, Avrupa Birliği’nin bitmek tükenmek bilmeyen talepleri, küçücük İsrail’in Amerika Birleşik devletlerini arkasına alarak, Türkiye’yi bir yerlere sürükleme çabaları, ABD’nin dünyanın en büyük gücü olarak ayakta kalabilmek için geliştirdiği yeni politikaların hepsi gelip dünyanın merkezindeki Türkiye üzerinde odaklanmakta ve Atatürk’ten Türk ulusuna yadigar kalmış olan devlet modelini zorlamaktadır. Küresel sermayenin bütün dünyayı babalarının çiftliğine dönüştürmek amaçlı yeni sömürge planları da bu duruma ek olarak katlanılmaz külfetleri bütün dünya halklarına ve devletlerine dayatmaktadır.
Amerikan emperyalizminin Avrasya hegemonya merkezi olarak Ankara’da kurulmuş olan özel Amerikan üniversitesi
Tam bu aşamada, Amerikan emperyalizminin Avrasya hegemonya merkezi olarak Ankara’da kurulmuş olan bir özel Amerikan üniversitesinde, dünyanın hiç bir ülkesinde görülmemiş bir sivil anayasa sempozyumu düzenlenmiş ve buraya gelen Anayasa Mahkemesi Başkanı, bazı neoliberal mandacı ve cemaatçi kadrolarla beraber, var olan Türkiye Cumhuriyeti anayasasına karşı çıkmıştır. Bu karşı çıkış normalin ötesine giderek, sivil anayasa görünümünde bir federasyon devleti arayışlarını tırmandırırken, Yüksek Mahkeme Başkanı Türk Anayasası’nın değişmez maddelerinin değişmesini açıkça talep etmiştir. Ertesi gün basına geniş olarak yansıyan bu istek, beraberinde yeni anayasa tartışmalarını gündeme getirmiştir. Eskiden beri federasyoncuların üniter devlete karşı çıkan girişimleriyle, cemaatçilerin laik devlete karşı çıkan tutumları devam edip giderken, Türk devletinin aynı zamanda millî ve merkezî siyasal yapılanmasını güvence altına alan, değişmez maddelerin değiştirilmek istenmesi kamuoyunda haklı olarak ciddî bir kuşku ve tepki yaratmıştır. Neredeyse bir yüzyıla yakın bir süredir, ulusal, üniter, merkezî ve laik bir devletin çatısı altında yaşamakta olan Türk ulusunun, emperyalizmin istekleri ya da planları doğrultusunda eskisinden çok farklı bir yöne çekilmek istenmesi, artık en üst noktada anayasal düzeni hedef alması, ülkemiz açısından ciddî tehditler oluşturmaktadır. Bütün hukukçular gibi, Yüksek Mahkeme üyeleri ve başkanlarının da bu durumu yerinde bilmeleri gerekmekte ve anayasa ile ilgili konuşurlarken, Türkiye Cumhuriyeti devlet sistemini bilerek hareket etmeleri gerekmektedir. Bu durumu dikkate almayan sorumsuz demeçler ya da ayaküstü konuşmalar eskiden buyana Atatürk’ün devlet modeline karşı mücadele eden işbirlikçi çevrelerin ekmeğine yağ sürmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ilk üç maddesi değiştirilemez.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ilk üç maddesi değiştirilemez. Dördüncü maddeye göre, bu değişmez maddelerin değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Bu maddelerin değiştirilmesini teklif etmek, var olan anayasal düzene göre suçtur. Böylesine bir anayasal suçun kovuşturulması ve değiştirme isteyenlerin anayasal suç çerçevesinde anayasal yargıya çıkarılmaları gerekmektedir. Ne var ki kadı konumundaki kişilerin böylesine bir konuma sürüklenmeleri noktasında, kimin kimi yargılayacağı konusu çok ciddî bir anayasal sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Ne var ki, var olan anayasayı sözü ve ruhu ile uygulamak konumunda bulunan bir yüksek yargıcın, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddeler ile ilgili değişiklik önermesi, Türkiye’de var olan siyasal bunalımın en üst düzeydeki bir göstergesi olarak ortaya çıkmaktadır. Mızrağın çuvala sığmadığı bir aşamada, kralın çıplak olduğunu bir yüksek yargıç dile getirmektedir. Böylesine bir aşamaya gelinmesi dikkate alınarak ilgili ve yetkili kesimlerin ve makamların sorunun aşılabilmesi doğrultusunda üzerlerine düşeni yapmaları gerekmektedir. Aslında hiç kimsenin uyumadığı ve herkesin herkesi izlediği bir aşamada, sözlerin ve yazıların anlamı daha da ağırlaşmakta ve maksadı aşan durumlar ortaya çıkmaktadır. İyi niyetli gibi dile getirilen sorunların arkasında başka plan ve programların olduğunun anlaşılması, her kesimi olduğu kadar hukukçuları da rahatsız etmekte ve tartışmaların başka yönlere kaymasına neden olmaktadır.
Genel bir durum muhasebesi yapabilmek!..
Son yıllarda birbiri ardı sıra yaşanan olaylar artık genel bir durum muhasebesi yapabilmek için yeterli bilgi kaynağı yaratmıştır. Herkes gizli niyetlerini başka söylemlerle gündeme getirmeye çalışmakta ve Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet yapısını zorlayıcı ya da değiştirici yeni adımlar, “değişim” görünümü altında kamuoyuna dayatılmaktadır. Atatürk’ün kurduğu devlet modelini bir türlü kabul etmek istemeyen emperyalistler, yerli işbirlikçileri aracılığı ile çeşitli metot ve yöntemlerle kendi kafalarının içinde gizledikleri planları gerçekleşebilme hedefi doğrultusundaki ciddî dayatmaları demokrasi, insan hakları, küreselleşme, değişim, Avrupa Birliği gibi karşı çıkılamayacak kavramların arkasına saklanarak sürdürmektedirler. Küreselleşme döneminin ilk yıllarında ilgi ile izlenen bu tutum aradan yirmi yıl geçtikten sonra artık kabak tadı vermiştir. Küresel emperyalizm giderek evrensel faşizme dönüşürken hâlâ ulus devletleri zayıflatma kampanyalarının demokrasi görünümüyle sürdürülmek istenmesi, çok ciddî boyutlarda tepki ile karşılaşmaktadır. Avrupa Birliği’ni oluşturan ülkelerin yollarının ayrıldığı bir aşamada sanki böyle birlik varmış gibi hareket etmek ve Türkiye’nin de gelecekte bu birlik içinde yer alacağı şeklinde davranmak, açıkça Türk ulusu alay etmektir. Avrupa Birliği’ni bir manivela gibi kullanmak isteyen emperyalizm ve siyonizm Türkiye’yi kendi istedikleri planlara doğru sürüklerken, bu kıtasal birliğin bitme noktasına gelmesi yeni bir durumdur ve artık eskisi gibi Avrupa üzerinden sürdürülen aldatmacalarla Türk devleti Ortadoğu’da İsrail ve Amerikan oyunlarına alet edilemeyecektir. İnsan hakları gibi kutsal bir kavramın Yugoslavya’da ve Irak’ta emperyalist amaçlı kullanılması da, artık bu kavramın siyasal manipülasyonlarda kullanılmasını zorlaştırmıştır. Türk ulusuna karşı yıllardır sürdürülen oyunlar ve sahtekârlıkların arkasında yatan gerçek niyetler ortaya çıkmış ve Atatürk’ün devlet modelini ortadan kaldırmak isteyen büyük bir oyunla ile Türkiye’nin karşı karşıya olduğu anlaşılmıştır. Değişim görünümlü her türlü emperyal plan devre dışı kalırken, bu kez de sivil anayasa görünümlü bir başka oyun sahnelenmek istenmekte ve yeni bir anayasa dayatmasıyla gene Atatürk’ün kurduğu merkezî, ulusal, üniter ve laik devlet modeli ortadan kaldırılmak istenmektedir. Diğer bir değişle, siyasal girişimlerle gerçekleştirilemeyen tasfiye operasyonu sivil görünümlü hukuk adımları ile tamamlanmaya çalışılmaktadır. Son sivil anayasa girişimi ve bu doğrultuda anayasanın değişmez maddelerinin değiştirilmek istenmesi, böylesine yeni bir oyun ile Türk ulusunun karşı karşıya olduğunu açıkça göstermektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na göre, Türk devletinin ulusal kurtuluş günlerinden gelen bir siyasal yapılanması vardır.
Anayasaya göre, Türk devletinin ulusal kurtuluş günlerinden gelen bir siyasal yapılanması vardır. Bu Atatürk’ün devlet modelidir. Bu modelin arkasında kurucu irade olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi bulunmaktadır. Dünyanın merkezindeki çok uluslu imparatorluk olarak Osmanlı Devleti çökünce, geride kalan topraklarda bir millî devletin kurulmasına giden yol son Osmanlı Meclisi’nde alınan ulusal ant kararı ile başlatılmıştır. Misak-ı millî özgün adı ile alınan karar doğrultusunda Türk ve Müslümanların çoğunlukta bulunduğu merkezi bölgeler bir millî devletin çatısı altında yeniden bir araya getirilmek üzere bir Ulusal Kurtuluş Savaşı verilecektir. Bu doğrultuda başlatılan Millî Mücadele, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde alınan kararlar doğrultusunda yürütülmüş, Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldıktan sonra, meclis hükümeti sistemi içinde yeni millî devletin kuruluşu tamamlanmıştır. Ulusal Kurtuluş Savaşı zafere ulaştırıldıktan sonra, Lozan Antlaşması ile bütün dünya yeni millî devleti tam bağımsız bir siyasal yapı olarak tanımıştır. Sivas Kongresi kararları doğrultusunda merkezî, ulusal ve üniter bir devlet kurulmuştur. Daha sonraki aşamada meclise sunulan “Halkçılık Bildirisi” ile de ilk anayasanın temelleri atılmıştır. Halkçılık temeline dayanan bir ulus devletin kuruluşuna giden yol tarihsel süreç içerisinde aşama aşama gerçekleştirilmiştir. Atatürk halktan aldığı yetki ile hareket ederek, Osmanlı Devleti’nin bitme aşamasında kabul edilen ulusal anta yaraşır bir biçimde yeni ulus devleti, merkezî ve üniter bir yapıda oluşturmuştur. Atatürk’ün kendi el yazısı ile kaleme aldığı Halkçılık Bildirisi incelenirse, her türlü bölücülüğe, eyalet ve federasyon sistemlerine alternatif olarak halk egemenliğine dayanan bir temsili rejimin temellerinin atıldığı ve daha sonra da cumhuriyet ilân edilerek bunun anayasal bir sisteme dönüştürüldüğü görülmektedir. Atatürk’ün devlet modelinin arkasında, Mîsak-ı Millî, Erzurum ve Sivas Kongreleri kararları ile Lozan Antlaşmasının maddelerinin bulunduğunu iyi bilmek gerekmektedir. Mustafa Kemal daha sonra kendi hazırladığı Halkçılık Bildirisi ile ilk anayasanın temel çerçevesini çizerek, ortaya ulusal egemenliğe dayanan bir merkezî ve üniter bir devlet yapısı koymuştur. Cumhuriyetin ilânı ile halk egemenliği bir rejime dönüştürülmüş, yeni partilerin kurulmasıyla demokrasiye geçiş denemeleri yapılmış ama İkinci Dünya Savaşı koşullarının baskısıyla demokrasiye geçiş savaş sonrası yıllara ertelenmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün son döneminde Anayasa’ya giren ve 1960'a kadar Anayasa'da kalan, özenle korunan altı ilke,
Atatürk’ün son döneminde Anayasa’ya giren altı ilke, Türk devlet yapısının temel taşları olmuş ve Atatürk’ün devlet modeli bu altı ilke doğrultusunda geleceğe dönük olarak kurumlaştırılmıştır. Fransız Devrimi’nden gelen cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve laiklik ilkeleriyle beraber, Rus Devrimi’nden gelen devletçilik, halkçılık ve devrimcilik ilkelerinin Türkiye gerçeklerinde yeni bir sentez oluşturabilmesi için Atatürk önemli çalışmalar yapmış ve en sonunda belirlenen altı ilke Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürk’ten gelen devlet modelinin temel taşları olarak Anayasa’daki yerlerini almışlardır. İki kutuplu dünya sisteminin tam arasında kalan merkezî coğrafyada bağımsız bir devlete yönelen Atatürk, Batı ve Doğu Blokları’nın temelinde yatan iki büyük devrimden gelen ilkeleri Türkiye gerçeğinde kaynaştırmak istemiş ve böylece kutuplardan hiç birisine dahil olmadan dünyanın ortasında bağımsız bir devletin temellerini atmıştır. Böylece Batı Bloku’nun sömürgesi ya da sosyalist sistemin bir eyaleti olmaktan Türkiye’yi kurtaran Atatürk, kurmuş olduğu devlet yapısını, geleceğe dönük olarak bağımsız bir yolda ilerleyebilmesi için, kendine özgü ilkelerle diğer ülkelerden farklı bir sisteme kavuşturmuştur. Atatürk’ün bu kendine özgü devlet sistemine Batılı ülkeler “Kemalist Devlet” isim takmışlar ve günümüze kadar Atatürk’ün devlet modeli Kemalist Devlet olarak devam edip gelmiştir. Tam bağımsızlığı kendi kaderi olarak tanımlayan Atatürk, kurmuş olduğu devleti de geleceğe dönük olarak tam bağımsız bir biçimde ayakta kalacak tarzda kurumlaştırmıştır. Bu nedenle, geçen yüzyılın sonlarına doğru sosyalist sistem yıkılmasına rağmen, Atatürk’ün devlet modeli ayakta kalarak zamanımıza kadar varlığını sürdürmüştür.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, "tam bağımsız ve güçlü; Ulusun Devletini özenle koruma yanlısı" sert ve katı bir sisteme sahiptir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, sert ve katı bir anayasal sisteme sahiptir. Dünyanın ortasına emperyalist güçler saldırırken, bu bölgedeki devletleri tehdit ettikleri için, Atatürk gelecekte de bu tür saldırılara karşı direnebilecek bir devlet yapısını bağımsız ve güçlü bir biçimde kendi modeli ile ortaya koymuştur. Bu nedenle, Türk Anayasası’nın bazı maddeleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Özgürlükler ve otorite dengelenirken, güçlü yürütme ile devletin gücü artırılmış ve böylece her türlü saldırıya karşı devletin bağımsızlığı güvence altına alınmak istenmiştir. Atatürk, cumhuriyeti emanet ettiği Türk gençliğine 10. yıl söylevinde bir siyasal miras bırakırken, her türlü gaflet, delâlet ve hıyanete karşı gelecek kuşakları uyarmıştır. Bugün yaşanan olaylar dikkate alınırsa, ülkenin kuşatıldığı devlet ve kamu kurumlarının içeriden ele geçirildiği bir aşamada Türk Devleti’nin kurucusunun ne derece uzak görüşlü olduğu bir kez daha kanıtlanmaktadır. Anayasa’yı uygulamakla görevli yüksek yargıçların, değişmez maddelerin değiştirilmesini önerme noktasına gelmeleri ve bu yoldan Atatürk’ün devlet modelinin ortadan kaldırılmasına aracı olmaları konusu da gene Atatürk’ün ne derece haklı olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Emperyalist saldırı, ekonomik sömürgecilik ya da psikolojik savaş yolları ile Türk Devleti’nin Atatürk’ten gelen modelini değiştiremeyenlerin, bu kez hukuk yolunu deneyerek, Anayasa’nın değişmez maddelerini hedef aldıkları görülmektedir. Türk Devleti’nin çatısını oluşturan Anayasa’nın bu tür girişimlerle değiştirilmek istenmesi, Atatürk’ün devlet modelinin ortadan kaldırılmasına giden yolu açacaktır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın başlangıç hükümleri
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın başlangıç hükümleri de ilk üç madde ile beraber bir bütün oluşturdukları için değiştirilemeyecek maddeler arasında yer almaktadır. Atatürk’ün sözlerine ve eylemine yapılan atıflar, başlangıç hükümlerini de Atatürk’ün devlet modelinin bir bölünmez parçası hâline getirmiştir. Türk Devleti’nin bir cumhuriyet olması, cumhuriyetin temel nitelikleri olarak toplumun huzuru, millî dayanışma, adâlet anlayışı, insan haklarına saygı, Atatürk milliyetçiliğine bağlılık, demokratiklik, laiklik ve sosyal hukuk devleti, Atatürk’ün devlet modelinin temel taşlarıdır. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesi doğrultusunda üniter devlet ile, başkentin Ankara olması çerçevesinde merkezi devlet ilkeleri de gene Atatürk’ün devlet modelinin bölünmez parçalarıdır. Anayasal çerçevede korunmakta olan devrim yasaları da gene Atatürk’ün devlet modelinin olmazsa olmaz ilkeleridir. Anayasa’nın değiştirilemez maddeleri ve özü Atatürk’ün bu devlet modelinin temel esaslarıdır. Türkiye Cumhuriyeti devleti bir esas devlet olarak ele alındığı zaman, bütün bu ilkelerin bir araya gelmesinden oluşan Atatürk’ün devlet modeli ile beraber ortak bir yapıya sahip olduğu görülmektedir. Bu nedenle, Türk Devleti’ni başka devletlerle karşılaştırırken özünde var olan Atatürk’ün kendine özgü modelini görmezden gelmek mümkün değildir. Atatürk düşmanları ve emperyalizmin işbirlikçisi ulus düşmanları Atatürk’e saldırırken, aynı zamanda onun devlet modeline de karşı çıkmaktalar ve tarihsel sürecin bir ulusal kazanımı olan bu devlet modelini devre dışı bırakarak, Türkleri başka tür devlet modellerine zorlamaktadırlar. Anayasanın değişmez maddeleri içinde yer alan bu modelin dayandığı bütün ilkeler Türk Anayasa Hukuku’nun temel prensipleri olarak, Anayasa Hukuku’na ve devlet yaşamına yön göstermektedirler. Kanun koyucular ve anayasa yapıcılar bu gerçekleri dikkate alarak hareket etmek durumlundadırlar, aksi takdirde Türkiye’de bir hukuk devletinin varlığından söz edebilmek son derece zorlaşabilir. Bütün yasalar hazırlanırken olduğu gibi anayasa değişiklikleri sırasında da, Atatürk’ün devlet modelini oluşturan değişmez maddelerdeki ilkelerin esas alınması zorunluluğu vardır.
Atatürk’ün devlet modelini savunmak,
Atatürk’ün devlet modelini savunmak, esas devletin siyasal ve hukukî yapısını ortaya koymaktadır. Bu tutumun derin devlet tartışmaları ile uzaktan yakından hiç bir ilgisi yoktur çünkü, bir hukuk devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa’daki değişmez maddelerde belirtilen Atatürk’ün devlet modelini taşımaktadır ve bu modelin ilkelerine dayanmaktadır. Derinlik aynı zamanda bir yeraltı çağrışımı yaptığı için, Atatürk ilkelerine ve devlet modeline dayanan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel yapısını korumak ve savunmak bir esas devletçilik olarak, derin devlet yaklaşımlarından uzak düşmektedir. Esas devlet Teşkilat-ı Esasiye kanunundan gelen bir kavram olarak bütünüyle anayasal ve yasal yapılanmayı ifâde etmekte ve kesin olarak bir gizlilik ortaya koyan derin devletçilikle tamamen zıt bir anlam taşımaktadır. Türk anayasa sistemi bir pozitif hukuk yapılanmasıdır ve bu doğrultuda yürürlükte olan uygulamayı temsil etmektedir. Bütün hukuk işlemlerinin yürürlükteki anayasa ve ilkeleri doğrultusunda yapılması ve yasalar ile diğer hukuk düzenlemelerinin buna göre yapılması gerekmektedir. Derin devletçiliğin suç kokan yaklaşımlarına karşılık esas devletçiliğin hukuksal yapılanması, anayasal sistem doğrultusunda Atatürk’ün devlet modelinin korunması için elverişli bir ortam yaratmaktadır. Ciddî hukukçular, pozitif sistemin korunması için öncülük yaparlarsa ve üzerlerine düşen görevleri yerine getirirlerse, Türk Devleti dış baskı ve yönlendirmelerle içine sürüklenmiş olduğu devlet krizinden kısa zamanda kurtulma şansını yakalayabilecektir. Burada maddî çıkarlara teslim olmamış ve sâdece hak ile hukukun sesini dile getirecek hukukçuların öncülüğüne gereksinme vardır. Ancak bu yoldan, siyasal senaryolara karşı Atatürk’ün devletini ayakta tutabilmek mümkün olacaktır.
Son zamanlarda geliştirilen bir psikolojik savaş senaryosu
Son zamanlarda geliştirilen bir psikolojik savaş senaryosu ile, Atatürk’ün devletini korumak ya da savunmak bir ideolojik devletçilik olarak adlandırılmaktadır. Bazı siyonist İkinci Cumhuriyetçilerle beraber emperyalizm işbirlikçisi neoliberaller tarafından geliştirilen bu söylem tarzı, Türk Anayasası’nda var olan ve hâlen yürürlükte olan Atatürk’ün devlet modelinin savunulmasını ya da korunmasını daha işin başında mahkûm etmekte, bu tutumu ideolojik devletçilik biçiminde suçlayarak, neredeyse pozitif hukuk düzeninin savunulmasını olanaksız bir duruma düşürmektedirler. Emperyal merkezler tarafından geliştirilmiş olan bu psikolojik savaş yaklaşımı ile, Türk Devleti’ni tasfiye süreci hızlandırılmak istenmekte ve her türlü koruma ya da savunma girişimi en baştan suçlanarak devre dışı bırakılmaya çalışılmaktadır. Kendileri, neoliberalizmi, postmodernizmi, siyonizmi ciddî ideolojiler olarak savunurlarken ve bu ideolojilere dayanarak Atatürk’ün devlet modeline açıktan saldırırlarken, ulusal, üniter ve laik bir yapıya sahip olan Atatürk’ün devlet modelini ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar. Burada ciddî bir ideolojik saldırı vardır ve bu Türk ulusunun, Kurtuluş Savaşı’ndan gelen kazanımlarını ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Türk ulusu uyuyorsa, bu ideolojik saldırılar hedefini bulabilir ama Türk ulusu uyumuyorsa o zaman bu ideolojik saldırılar bir emperyalist safsata olmaktan ileri gidemez.
Ulusal iradenin kurucu bir irade olarak kabul ettiği bugünkü anayasal düzen devam edecektir.
Tarihsel süreç içerisinde Türk ulusu kurtuluşunu kazandığına göre, ulusal iradesinin kurucu bir irade olarak kabul edildiği bugünkü anayasal düzen devam edecektir. Türk Devleti’nin kurucu iradesi Türk ulusunun Kurtuluş Savaşı’nda ortaya koymuş olduğu bağımsızlık iradesidir. Sonradan iktidara gelmiş olan siyasal partilerin ya da askerî rejimlerin anayasa yapmaları kurucu irade olarak kabul edilemez. Onlar, Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrasında Türk ulusu adına kurucu iradeyi temsil ederek devleti kuran Atatürk’ün izleyicileridir. Sonraki iktidarlar devleti kuran iradenin doğrultusunda hareket ederek kurulmuş olan devleti yönetmişlerdir. Onların yaptığı anayasa ya da yasalar da bir kurucu irade aramak yanlıştır, çünkü kurucu irade tektir ve o da devleti kuran Türk ulusu ile onun temsilcisi olan Atatürk’ün iradesidir. Devlet modelini ideolojik devlet olarak suçlamak da yanlıştır ve kurucu iradeyi ortadan kaldırmaya yönelik bir siyasal manevradır.
Emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileri
Devletin kurucu iradesine ve devletin temelinde kurucu iradeden gelen modele, emperyalistler ve onların yerli işbirlikçileri resmî ideoloji olarak karşı çıkmaktadırlar. Var olan anayasal düzeni resmî ideoloji olarak suçlamak ya da çamur atmak, bir anlamda pozitif anayasal düzeni kabul etmemek ve açıktan karşı çıkmak anlamına gelmektedir. Ilımlı İslâm modelini getirmek isteyen cemaatçiliği sivil toplumculuk olarak görmek, alt kimlikleri örgütleyerek etnik topluluklar yaratmayı gene aynı doğrultuda başka bir tür sivil toplumculuk olarak düşünmek, gene resmen geçerli olan anayasal düzeni resmî ideoloji diye suçlayanların bir psikolojik savaş taktiğidir. Bu tür oyunlar dünyanın her yerinde devlet modeline ya da anayasal düzene karşı çıkanların kendi muhalefetlerini gizledikleri girişimlerdir. Son zamanlarda Türkiye’de de özellikle federasyoncuların bu tür tavırlar içine girdikleri görülmekte, Anayasa’nın temelini oluşturan Atatürk’ün devlet modeli resmî ideoloji adına dışlanırken, sivil toplumculuk görünümü altında cemaatçilik ve etnikçilik meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Bu bölgede hegemonya projeleri peşinde koşan emperyal dış güçler de bu tür siyasal senaryoları hem örgütlemekte hem de finanse ederek Türkiye’deki siyasal gelişmeleri belirli yönlere doğru çekmeye çalışmaktadırlar. Esas devleti korumak, anayasal düzeni savunmak; resmî ideoloji ya da derin devletçi suçlamalarıyla önlenmeye çalışılmaktadır. Ve bu tür emperyalist ağızlar, ülkede ciddi bir kafa karışıklığı yaratmakta ve Türk insanının devleti ile rejimine olan güvenini sarsmaktadır. Emperyalizmin saldırısına karşı bir var olma savaşı vererek tarih sahnesinde kalan Türk ulusunun bu tür siyasal oyunlara karşı daha güçlü bir biçimde karşı koyması gerekmektedir, aksi takdirde devlet düzeninin korumak her geçen gün daha da zorlaşacaktır.
Atatürk’ün devlet modelinin temelinde bir temel norm olarak ulusal, üniter ve merkezî devlet yapısı bulunmaktadır.
Atatürk’ün devlet modelinin temelinde bir temel norm olarak ulusal, üniter ve merkezî devlet yapısı bulunmaktadır. Anayasanın başlangıç hükümleri ile beraber değişmez maddeleri, Türk devletinin dayandığı temel normdur. Her devletin temelinde bir temel norm yatmaktadır. Büyük hukuk bilgini Hans Kelsen’in ortaya koyduğu gibi, her devlet bir anayasaya dayanır ve her anayasada da devletin dayanağı olan bir temel norm bulunur. Amerikan devleti bir federasyondur. İngiliz devleti bir krallıktır. İsrail devleti bir din devletidir. İran devleti bir İslâm devletidir. Türk devleti de bir ulusal ve üniter bir merkezî devlettir. Devletin kurucu iradesini temsil eden Atatürk, Türk ulusu adına bu devlet modelini anayasal sistemin temel normu hâline getirmiştir. İşbaşına gelen iktidarlar bu temel norma uygun olarak hareket etmek durumundadırlar. Türk devleti yıkılmadıkça ve yerine yeni bir devlet kurulmadıkça, Atatürk’ün devlet modeli Türkiye Cumhuriyeti anayasalarında bir temel norm olarak varlığını sürdürecek ve geleceğe dönük olarak devletin bu ilkeler doğrultusunda kurumlaşmasını sağlayacaktır. Demokrasi kavramını alt kimlikleri yasallaştırma doğrultusunda kullananlar ulusal bir demokrasi olamayacağını gösterme çabası içerisinde, yeni bir Sevr haritası yaratarak alt kimlikli eyaletlere dayanan bölgesel federasyonu oluşturabilmenin çabası içindedirler. Tam bu aşamada, Türk devletinin dayandığı temel norm görmezden gelinerek Atatürk’ün devlet modeli tasfiye edilmek istenmektedir. Türk devletinin kuran temel norm görmezden gelinirken, küresel imparatorluk ardında koşan tekelci sermayenin iktidarına dönük bir yapılanma doğrultusunda Türkiye yeni bir temel norma ve devlet yapılanmasına sürüklenmek istenmektedir. Türk devletini kurmuş olan Türk ulusunun artık iradesine sahip çıkarak, Atatürk’ün kurmuş olduğu devlet modelinin geleceğe dönük varlığını koruyabilmesi için yeniden millî mücadele ruhuna yönelmesinin gerekliliği her geçen gün daha da artmaktadır. Önümüzdeki dönemde, devletin temelindeki ulusal ve üniter devlet temel normuna sahip çıkanlarla, emperyalizmin gerçekleştirmek istediği çok uluslu eyalet ve federasyon yapılanması ardında koşanlar arasında bir siyasal çekişmenin yaşanacağı görülmektedir. Türk ulusu kısa zamanda toparlanarak Atatürk’ün devlet modeline sahip çıkarsa, böylesine bir çekişme yaşanmadan toplumsal barış içerisinde Türkiye Cumhuriyeti geleceğe dönük olarak gelişmesini sürdürebilecektir. Toparlanma olmaz ve çekişme yaşanırsa, böylesine bir sürecin nerede duracağını şimdiden kestirebilmek olanaksızdır. Yeni bir dünya düzeni arayışı aşamasında Türk ulusunu belirsizliklere sürüklemeye hiç kimsenin hakkının olmaması gerekir. Atatürk’ün devlet modeli Türk ulusunu gelecekte güvence altına alabilmek açısından son derece yeterli bir sistemdir. Türk ulusu bu gerçeği bilerek hareket ederse bir çok emperyalist oyun bozulabilecektir.

18 Ekim 2018 Perşembe

Türkiye Cumhuriyetinin "ebed-müddet" Başkenti Ankara [ANKARA KALESİ] "Türk Milleti'in son Başkenti ANKARA; Son Kurgan'ı ise ANITKABİR'dir.

Türklerin son Kurgan'ı: 
ANITKABİR
Anıtkabir’in planı ve yapıldığı yer tamamen Türk tarihinde önemli yeri olan kurgan mantığına göre belirlenmiştir. Anıtkabir’in bulunduğu yer olan Rasattepe eski bir Frig yerleşkesidir. Anıttepe’nin yükseltisi 907 metredir. Atatürk’ün kabrinin bulunduğu yer ise 905 metredir. Yani Atatürk’ün ölüm saati olan 9:05 ile 905 metre arasında bir bağ kurabiliriz.

Anıtkabir’e Aslanlı Yol denilen doğu yönünden girilmektedir. Yürüyüş yolunda asimetrik döşenmiş, döşeme aralıkları 5 santimetre olan taş döşeme yapılmıştır. Bu uygulama ziyaretçiyi başı önde yürümeye zorunlu kılmaktadır. Aslanlı Yol’a yüksekliği 4 metre olan 26 basamaklı bir merdiven ile çıkılmaktadır. 26 sayısı sembolik olarak 26 Ağustos’taki Büyük Taarruza ithaf edilmiştir. 26 basamaklı merdiven 14 ve 12 basamak şeklinde bir sahanlıkla iki bölüme ayrılmıştır. Merdivenlerden sonraki 5 basamak ise 26 Ağustostan 5 gün sonra Yunan ordusunun bozguna uğradığını simgeler. Bir de merdiven yüksekliği 4 metre ile 26 basamak sayısını çarptığımızda 104 sayısı karşımıza çıkmaktadır. 104 sayısı Maya takviminde sık geçen bir sayı olup bir asrı ifade etmektedir.

Aslanlı Yol’da aslanlar arasındaki mesafe 28.60 metredir. Bu bölümün alanı ise 366 metrekaredir. Bu sayı da güneş takviminde yaşadığımız dört yılda meydana gelen bir artık yıl olan sayıdır. Aslanlı Yol’da 12 sağda, 12 de solda olmak üzere toplam 24 aslan heykeli vardır. Bu 24 heykel 24 Oğuz boyunu temsil etmektedir.

Aslanlı Yol bitiminde Tören Meydanı’na ulaşılmaktadır. Tören meydanı, TBMM ve Ankara Kalesi’nin kesiştiği aks üzerindedir. TBMM Genel kurul binasının Mozoleye uzaklığı 1920 metredir. 1920 aynı zamanda TBMM’nin kuruluş tarihidir. Mozolenin konumu mükemmel seçilmiştir. Anıtkabir inşaatının temel atma töreni 1944 yılında yapılmıştır. Bu nedenle mozolenin büyük sütunlarının yüksekliği 19,44 metre olarak belirlenmiştir. Atatürk’ün boyu 1.73 metredir. Bu sayıyı 19,44 ile çarptığımızda bize 33 metre yükseklikte olan bayrak direğinin yüksekliğini vermektedir.

Tören alanında mozoleye 42 basamaklı merdivenden çıkılmaktadır.
Mustafa Kemâl Atatürk 42 yaşında Cumhuriyeti ilan etmiştir.

15 Ekim 2018 Pazartesi

İSMET ÖZBAKKAL: (Kadim DP Kayseri İl Başkanı) SİYASİ HAREKETLER GENİŞLİYOR. "CUMHURİYETÇİ DEMOKRATLAR HAREKETİ" (*)

BEKLEDİĞİNİ BULAMAYAN MİLLETİMİZ HALÂ ARAYIŞ İÇİNDE...

AMA SONUNDA,
ÇARE YOLA REVAN OLMUŞ GÖRÜNÜYOR.
UFUKTA SİYASİ BİR HAREKETLİLİK VAR.
MART SEÇİMLERİ SONRASI ÇOK BÜYÜK SÜRPRİZLERE GEBE

Bilgi, birikim, deneyim, lekesiz/şaibesiz geçmişleri ve göz kamaştıran; Gönül dolduran, milletin itimat ve teveccühüne mazhar kimlikleriyle hareket halinde olan öncü isimler sabırla çalışıyor.
"CUMHURİYETÇİ DEMOKRAT PARTİ" 
PROJESİ VE;
CUMHURİYETÇİ DEMOKRATLAR HAREKETİ

Cumhuriyetçi Demokratlar Hareketi: Halkın mutluluk, zenginlik, güvenlik, hürriyet ve refahı için; Devlet idaresinde millet iradesini hâkim kılmayı; Ulus Devletin özgürlük, bağımsızlık, hukuk ve hükümranlığını Misakı Milli Sınırları dahilinde temin ve tesis ederek; Kadim gelenek ile müstakbel gelecek arasında sağlam ve sarsılmaz köprüler kurmayı amaçlar. Namuslu-dürüst-demokrat; İlkeli-onurlu ve sorumlu; İktisadi-siyasi ve sosyal; Atatürkçü ve Milliyetçi bir halk hareketidir.
PRENSİPLER & İLKELER
- Ortak Akıl
- Karşılıklı Anlayış, Hoşgörü, Tolerans ve Sürdürülebilir Barış
- Demokrasi, Eşitlik ve Uzlaşma Kültürü esastır.
- ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, CUMHURİYETÇİ ve DEMOKRATIZ. Diyorlar.
Bu elit topluluk bilenmiş ve hazır durumda. Hareket profesyonel, yetkin kişiler, tanınmış ve saygın isimlerden oluşuyor. İçinde vatan sevgili, millet sevdası, Cumhuriyet ve Demokrasi aşkı ile dolu "Atatürk'ün Halk Partisi ile tarihi-hakiki ve kadim Demokrat Parti'nin bileşkesi; Moder, güncel ve bilimsel sentezi" olan grup elit kişilerden müteşekkil. Kurulur kurulmaz çığ gibi büyüyecek ve 1946 hareketi gibi, büyük bir HALK HAREKETİ olarak milleti temsil edecek potansiyele sahip.
DİYORLAR Kİ,
MİSYON; NEREDE KALMIŞTIK!
SİYASİ MÜCADELESİNE “ÖZGÜRLÜK, TAM BAĞIMSIZLIK, HÜR, HÂKİM VE HÜKÜMRAN DEVLET” İDEAL VE İNANCI, AZİM-İRADE VE KARARLILIĞI İLE BAŞLAYAN HALK FIRKASI İLE ‘YETER! SÖZ MİLLETİNDİR’ HAYKIRIŞI, İLKELİ DURUŞ VE DİRENİŞİ İLE SULTA, DİKTA VE HAKSIZLIĞA BAŞ KALDIRAN DEMOKRAT PARTİ ÖZÜNDE HALKIN BAĞRINDAN FIŞKIRMIŞ, HALKA, HAK’A, ADALET, HUKUK VE DEMOKRASİYE DAYALI EVRENSEL BARIŞ VE MİLLİ UYANIŞ HAREKETLERİDİR. CUMHURİYET TARİHİNİN EN KÖKLÜ KURUCU VE KORUYUCU UNSURLARI OLAN HALK PARTİSİ İLE CUMHURİYETİ DEMOKRASİ İLE TAÇLANDIRAN DEMOKRAT PARTİ, SİYASETİ İNSAN İÇİN; İNSANIN MADDİ-MANEVİ, İLMÎ-KÜLTÜREL, SOSYAL-SİYASAL İLERLEME/KALKINMA VE GELİŞMESİNİ; ÇAĞDAŞ-GÜNCEL NORMLARDA HAYATA GEÇİRMEK VE GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN YAPMIŞTIR.
BU UĞURDA ASGARİ MÜŞTEREK, TEMEL DEĞER, HEDEF, İLKE VE AMAÇLARI:
CUMHURİYETİN ESAS, USUL-UNSUR, ADALET VE HUKUKUN OLMAZSA OLMAZ NORM, STANDART VE DEĞERLERİ ÇERÇEVESİNDE; SAMİMİ, HAKİKİ, SAYDAM VE BİLİMSEL; NAMUSLU-DÜRÜST, GERÇEK DEMOKRASİYİ HAYATA GEÇİRECEK,
HİÇ BİR AYRIM GÖZETMEDEN HALKIMIZIN TAMAMINI, HER TÜRLÜ SİYASİ, SOSYAL, EKONOMİK ZULÜM VE BASKIDAN ARINMIŞ, ÖZGÜRLÜK, HAK-HUKUK, ADALET VE GÜVENLİK ORTAMINA KAVUŞTURMAK SURETİYLE:
AZİZ TÜRK MİLLETİNİ GERÇEK BAŞARI, BİRİNCİ SINIF DEVLET, ZENGİNLİK, REFAH VE MUTLULUKLA MUASIR MEDENİYET SEVİYESİNE ULAŞTIRACAK ORTAM VE ŞARTLARI OLUŞTURMAKTIR.
İLETİŞİM VE BİLİŞİM İÇİN WEB SİTESİ:
https://cumhuriyetci-demokratlar.blogspot.com/
Tıklayınız ayrıntıları okuyunuz.
VATANA MİLLETE HAYIRLI, UĞURLU VE KADEMLİ OLMASI DİLEĞİYLE,
RAST GELE DİYORUM...
İsmet Özbakkal (*)
1979-1980 Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP) Gençlik Kolları Başkanı. 1993-1994 Doğru Yol Partisi (DYP) Gençlik Kolları Başkanı. Genel İdare Kurulu (GİK) Üyesi. 1995-1996 İlçe Başkanı. 1997-1998 Demokrat Türkiye Partisi (DTP) İL Başkanı. 2012-2018 Demokrat Parti (DP) Kayseri İl Yönetim Kurulu Başkanı. Siyaset Bilimci. Yazar. Yakın Dövüş Ustası. Parti ve Dernek Kurucusu. Müteahhit ve Gayrimenkul Sektörü Yatırım Danışmanı. Kaizen Uzmanı.

2 Ekim 2018 Salı

Haber.Makale: "DEVLETİMİZİN RESMİ BELLEĞİ RESMİ GAZETENİN ÖNEMİ" (Resmi Gazete yayınına, sadece Sakarya’da cephe savaşı yapıldığı günlerde bir süre ara verilmiştir) Hüsnü MERDANOĞLU (E. Başbakanlık Uzmanı)

DEVLETİMİZİN RESMİ BELLEĞİ RESMİ GAZETENİN ÖNEMİ (*)

Hüsnü MERDANOĞLU
(E. Başbakanlık Uzmanı)
Demokrasiyle yönetilen devletlerde yönetenlerin ve yönetilenlerin uyacakları yasalar ve benzeri yaptırımı olan yazılı hukuk kuralları, herkesin kolayca anlayacağı bir dille hazırlanır, olabildiğince yaygın iletişim organlarıyla yayınlanır ve duyurulur. Bu hukuk kuralları devletin belleği özelliğinde, en güvenilir başvuru kaynağı oldukları için her hangi bir çelişki durumunda yararlanmak üzere güvenli ortamda arşivlenir, korunur ve yararlanmak isteyenlerin hizmetine hazır halde bulundurulur.
Ülkemizde devlet belleği özelliğine sahip kaynakların başında, Türkiye Cumhuriyeti Resmi Gazetesi ve bu gazetenin geçmişten günümüze kadar korunan arşivi gelmektedir. Öncesi Osmanlı dönemine dayana “T.C. Resmi Gazete” başlığı altında yayınlanan bu devlet belleği kimi aşamalardan geçerek ve korunarak günümüze ulaşmıştır.
İlk Resmi Yayın Takvimi Vekayi
Tarihimizde, Resmi Gazete özelliğini taşıyan ilk yazılı kaynak, dünyadaki yayım yaşamından yıllar sonra 1831 yılında yayımına başlanılan “Takvimi Vekayi” dir. II. Mahmut’un bu konudaki “iradesi”nde; bir resmi yayın kaynağına ihtiyaç olduğu vurgulanmıştır.
Dünya devletlerinin yayına verdikleri öneme rağmen geçte olsa, Osmanlı dönemi yöneticilerinin desteğiyle yayınlanan Takvimi Vekayi’nin, Osmanlıca ile birlikte diğer dillerde de yayımlanan ilk resmi gazete olması, halkı bilgilendirme görevini üstlenmesi nedeniyle de ayrı bir önem taşımaktadır.
Takvimi Vekayi’nin sayfaları arasında kuşkusuz tarihimizde iz bırakan birçok haber ( o dönemde devlet görevlilerinin gezileri ve resmi ziyaretler de Takvimi Vekayi’de haber olarak yer almıştır) ve kararlar yayımlanmıştır. Örneğin; 11 Nisan 1920 (1336) tarihli ve 3824 sayılı Takvimi Vekayi’nin yakın tarihimiz yönünden ve arşiv belgesi olarak ayrı bir önemi bulunmaktadır. Takvimi Vekayi’nin söz konusu tarihli sayısını önemli kılan neden; ülkemizin emperyalist güçler tarafından işgal olunması üzerine durumdan görev çıkararak, Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızı başlatan başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Kuvayı Milliye’nin (Ulusal Güçlerin) öncülerinin idama mahkûm edilmeleri ile ilgili fetvanın yayımlanmış olmasıdır.
Bir başka belge ise; Takvimi Vekayi’nin 23 Ekim 1921 tarihli nüshasında yayınlanmıştır. Altında dönemin padişahı (anı zamanda halife) VI. Mehmet Vahdettin’in imzası olan kararname ile ayet ve hadislerin Türkçeye çevrilmesi, Türkçe olarak açıklanması yasaklanmıştır. (Anlaşılan o ki, Kuvayı Milliye’nin çabalarının Kur’an ve hadislere aykırı olmadığını vaaz ve hutbeleri ile açıklayan Mehmet Akif’in –Ersoy- açıklamalarından halkın, inandığı dini doğru anlaması önlenmek istenmiştir.)
Birçok örneği verilebilecek olan bu tarihi gerçekler; Takvimi Vekayi’nin arşivi günümüze kadar saklanıp korunduğu için, somut şekilde incelenip açıkça görüle bilinmektedir.
TBMM’nin Resmi Yayını Cerideyi Resmiye,
Türkiye Cumhuriyeti’nin öncesini, Osmanlı İmparatorluğu oluşturduğu gibi Takvim-i Vekayi'nin devamı olarak da, Cerideyi Resmiye gazetesi kabul edilmiştir.
Şunu da belirtelim ki o günler; Kuvayı Milliyecilerin haklı uğraşlarında kamuoyu oluşturmak için çok zor koşullarda çıkarmaya çalıştıkları ve yarı resmi gazete özelliğinde olan Hâkimiyeti Milliye gazetesi bir süre görev üstlenmiş, bu gazetenin yayını için; gerekli kâğıt ve dizgici gizli olarak İstanbul’dan (Dersaadet’ten) Ankara’ya getirilmiştir.
Kuvayı Milliyenin başkenti Ankara’da, Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılışını izleyen dönemde adı “Cerideyi Resmiye” olarak yayına başlayan gazetenin yasal dayanağını; TBMM’nin ilk kanunlarından olan 6 sayılı Kanun ve TBMM tarafından yürürlüğe konulan 7 Ekim 1920 tarihli Kararname oluşturmuştur.
İstanbul’da yayımlanmakta olan Takvimi Vekayi var iken, TBMM Hükümetinin yeni bir gazete yayımlaması, hem siyasi hem de tarihi bir zorunluluğun sonucunda olmuştur. Her şeyden önce o dönemde İstanbul, eylemsel olarak (fiilen) işgal altındadır.
18 Temmuz 1921 tarihini taşıyan 21 inci sayıya kadar yayımlanan Ceride-i Resmiye, Ulusal Kurtuluş Savaşının yoğun olduğu dönemde yayımlanmamıştır. Sakarya Meydan Muharebesinden sonra, 22 nci sayıdan başlayarak ve “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin Resmi Ceridesi” adı altında yayımını sürdürmüştür.
"Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin Resmi Gazetesi" adını taşıyan "Resmi Ceride", Cumhuriyetimizin kurulmasından sonra, 7 Kasım 1923 tarihli 41 inci sayıdan itibaren "Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin Resmi Gazetesi" başlığı altında yayımlanmıştır.
Sonra, devlet kurma ve yönetme ciddiyetine yaraşır bir sorumluluk bilinciyle, her konuda olduğu gibi Resmi Ceride konusuna da el atılmış ve 24.05.1341 (1925) tarihli “Resmi Ceridenin Neşri ve Tevzii Hakkında Kararname” (Resmi Gazete’nin Yayımı ve Dağıtımı Hakkında) yürürlüğe konulmuştur.
17 Aralık 1927 tarih ve 763 sayıdan itibaren günümüze kadar; "Türkiye Cumhuriyeti Resmi Gazete" başlığı altında aralıksız yayımlanan hukuk düzenimizi oluşturan kanun ve kuralların yayımlandığı, temel kaynak olduğu kadar temel resmi bellek özeliliğini de taşıyan bu Resmi Gazete; 01.11.1928 tarihli "Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Kanunu”nun yürürlüğe girmesine dek eski yazı ile bu tarihten sonra da Latin harfleriyle yayımlanmıştır. Bu görev; Başbakanlığın merkez birimlerinden olan Mevzuatı Geliştirme ve Yayın Genel Müdürlüğü’nün sorumluğunda, Başbakanlık Basımevi ve Döner Sermaye İşletmesi Müdürlüğünce sürdürülmüştür.
Develiğimiz kurucusu ve kanat geren kadroların geleceğimizi nasıl bir özen ve düzenle hazırladıklarını, ülkemizin başka ülkeler karşısında geri kalamayıp odları da geçerek, halkımızın karnı tok sırtı pek olarak yaşamasına yönelik ne denli askeri, eğitim ve ekonomik önemde yatırımların yapıp geliştirildiğini, yasama, yürütme ve yargı yönünden özenle kurumlaştırıldığını, askeri müdahale dönemlerinin yasa ve yürütme anlayışını, hükümetlerin siyasi yaklaşımlarını ve yasama organlarını yasaya verdikleri önem ile ilerleyen süreçte bu konulardaki yaklaşımları; Resmi Gazete arşivlerini somut olarak inceleyerek, belli bir sonuca varmak mümkündür.
Ne var ki, son yasal ve anayasal düzenlemelerden Resmi Gazete yayın birimi de nasibini almış, ilgili birimler kapatıldığı gibi Resim Gazete’nin kâğıt ortamında değil de, kâğıt kıtlığı nedeniyle dijital ortamda yayınlanması ve saklanmasına karar verildiği basın ve sosyal medya ortamında duyulmuştur. Bu kararın alınmasında kâğıt kıtlığının etkin olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Çünkü ülkemizi zenginlik ve genel refah yönünden mevcut durumunu; Ulusal Kurtuluş Savaşı verildiği günlerden yani değil lastik ayakkabıyı bulmak çarık bile bulunmadığı, at arpasından hedik, eşek derisinden kelik yapıldığı günlerle kıyaslamak mümkün değildir.
Resmi Bellek Olarak Resmi Gazete’nin Önemi
Osmanlı yönetiminde “belgeler” anlamına gelen “evrak” kayıtlarına önem verilmiş, başkent olarak bulunulan her ilde (Bursa, Edirne, İstanbul) devlete ait belgelikler kurulmuş, dönemin olayları kaydetmekle görevli resmi devlet tarihçileri (Vak'a-nüvisler ya da vak’anivis) kayda geçirdikleri Osmanlı belgelikleri, dünyanın en zengin tarih hazinelerindendir. Çünkü somut yazılı arşivlik belge olarak arşivlerde yerlerini almıştır.
Cumhuriyetimizin kuruluşu ile birlikte hukuk düzeninin oluşturulması hedeflendiği için çağdaş devlete yaraşır bir anlayışla hukuk devleti olgusu benimsenmiş, Devletin, Anayasanın ve yasaların yetkili kıldığı organların ve toplumun uyması için yürürlüğe koyduğu yazılı hukuk kurallarının kamuoyuna duyurulması ise hukuk devleti olmanın gereği olarak görülmüştür. Yasa koyucu ya da idare tarafında yürürlüğe konulan yazılı hukuk kurallarının "duyurma" görevini, yazılı kayıt ve belge bağlamında Resmi Gazete yerine getirmiştir. Üstelik yerel yöneticilerin, yayınlanan bu kuralların yurttaşlara duyurup, anlamalarını sağlamaları zorunlu kılınmıştır.
Teknolojik gelişmelere koşut olarak, Resmi Gazete ’ye 27 Haziran 2000 tarihinden itibaren internet ortamından ulaşılması kolaylığı sağlanmıştır. (http://rega.basbakanlik.gov.tr/) Bu yararlı hizmet geçmiş yıllara da yaygınlaştırılmıştır. Resmi Gazete’nin internet ortamında yayınlanması doğal olarak abone sayısını azalması nedeniyle baskı sayısı azaltmıştır. Ancak Resmi Gazete nüshaları devlet olmanın ciddiyeti gereğince Başbakanlığın ilgili birimince düzenli olarak arşivlenmesine devam olunmuştur. Resmi Gazete arşivleri, devlet hafızasını koruma ciddiyetiyle; Mili Kütüphane, TBMM Kütüphanesi, İstanbul Kütüphanesi ve İzmir Kütüphanesi gibi devletin temel arşiv belleklerinde yerlerini almıştır.
Resmi Gazete arşivi o denli devlet belleği ve güvenilir dayanaktır ki, Resmi Gazetelerde yayınlanan devlet yazılı kurallarını içeren ve “düstur” olarak anılan mevzuat kaymaları Cumhuriyet döneminde:
III. Tertipten başlatılmıştır. Çünkü:
Birinci tertip düsturlar; 1863-1908 dönemine ait mevzuatı içine alan düsturlardır. İkinci tertip düsturlar: Meşrutiyetin ilanı tarihi olan 10 Temmuz 1908’den 23 Nisan 1920 tarihine kadar Osmanlı Devleti’nce kabul olunun mevzuata ait olanlardır. Bunun anlamı; Padişahlıktan, Cumhuriyet yönetimine geçilmiş olsa da, yazıl kaynakların arşiv özelliği korunmuş, üstelik Memurun Muhammet’i Hakkında Kanun gibi Osmanlı döneminde yürürlüğe konulan kimi kanunlar Cumhuriyet döneminde de uzun süre yürürlükte kalmıştır.
“Yok kanun, yap kanun” anlayışıyla Türk hukuk kurallarının hangisinin yürüklükte, hangisinin yürürlükte olmadığı gibi içinden çıkılmaz bir duruma düşülünce, metinler güvenilir bir şekilde derlenerek Mevzuat Bilgi Sistemi şeklinde kamuoyunun hizmetine sunulması (kadife edilmesi), Resmi Gazetelerde yayınlanan bilgilerden yararlanılarak gerçekleştirilmiştir.
**
Yazılı hukuk kurallarımızın (mevzuatımızın) derlenip kolay bulunmasını sağlamaya yönelik düzenlemelere (kodifikasyon) uzun yıllarını vermiş, devlet arşivinin öneminin bilincinde biri olarak dahası; yurduna yurttaş olma sorumluluğuyla ve devletime olan yükümlülüklerimi yerine getirme anlayışıyla belirtmek isterim ki;
Ulusal Kurtuluş Savaşı günlerinde; devlet arşivini oluşturmak, halkın olabildiğince aydınlanmasını sağlamak için İstanbul’dan mürettip (dizgici) ve gerekil araç ve kâğıt kaçırılarak, Ankara’da Resmi Gazete (o dönemdeki adı; Resmi Ceride) yayınlanmıştır.
Tarihimizde Resmi Gazete yayınına sadece ölüm-kalım koşullarının yaşanıldığı Sakarya’da cephe savaşı verildiği günlerinde geçici olarak ara verilmiştir.
Resmi Gazete konusunda uzmanlaşmış elemanların işlerine son verilip, Resmi Gazete yayınında kağıt doküman kadar güvenilir olmayan sanal ortama yönelmenin, “e devlet esir devlet” yaygın söylemi karşısında sakıncalar doğuracağının ayırdına varılarak, devlet aklının somut belgesi olan Resmi Gazete’nin hiç değilse arşiv malzemesi olarak az sayıda da olsa baskısının yapılmalıdır. Böylece bu güne dek korunan resmi kuruluşlardaki arşivlerin güvenilir şekilde varlıklarını sürdürülmesi, devletimizin sürekliliği bağlamında yaşamsal önem taşımaktadır.
*(Önemli hatırlatma; Resmi Gazete yayınına, sadece Sakarya’da cephe savaşı yapıldığı günlerde bir süre ara verilmiştir)

13 Eylül 2018 Perşembe

Türk Milleti, Türk Dünyası ve İslâm Âlemi'nin Reddettiği İhtilâl (menfur 27 Mayıs 1960) ve Türkiye Cumhuriyeti Düşmanları Tarafından Yapılan İnfazlar (muzlim 16-17 Eylül 1961) "ADNAN MENDERES NİYE İDAM EDİLDİ?" Hasan Emre Oktay (Demokratlar Kulübü Başkanlığı)

EN KARA, KARANLIK; TÜRK İSTİKLÂLİ VE İSTİKBALİ ÜSTÜNE KÂBUS GİBİ ÇÖKEN MUZLİM GÜN (16)-17 EYLÜL 1961"MİLLETİMİZİ SIRTINDAN VURAN, KAMU VİCDANINI DERİNDEN YARALAYAN, MENFİ (+YIKICI) ETKİSİNİ HALA SÜRDÜREN, TOPLUMDA BÜYÜK BİR KIRGINLIK YARATAN, ADNAN MENDERES, FATİN RÜŞTÜ ZORLU VE HASAN POLATKAN'IN İDAMLARININ ARDINDAKİ ETKEN NEDİR? İDAMLARI ÖNLEME İMKANI AVUCUNUN İÇİNE GELDİĞİ HALDE, BU İMKANI KİM (HANGİ SEBEP VE GEREKÇE İLE, NEDEN VE NİÇİN) KULLANMADI?.." Hasan Emre OKTAY
Başta 12 Mart 1971'den bu güne (sözde) Türk Milleti Adına vazife yapan "bil-umum Türkiye Cumhuriyeti Hükümetleri" olmak üzere; Her derece ve düzey mahkemeler, Sivil Toplum Kuruluşları, Siyasi Partiler ile bütün Cumhuriyet Savcılarının öncelikli ve acil görevi "27 Mayıs 1960" kalkışmasını (İHANET VE İSYANINI) sorgulamak, yargılamak ve Kamu Vicdanını müsterih kılarak: Kanayan yarayı kapatmak, hakkaniyeti temin, mahkemeler marifetiyle itibarı iade ve adaleti sağlamak için uğraşmak, mücadele vermek olduğu halde; Bu insani, Hukuki, Ahlâki, İlmî ve Milli vazifenin halâ yapılmamış olması çok büyük bir üzüntü, siyasi istikrarsızlık; Sorumlular için'se hicap ve utanç vericidir!..
16-17 Eylül 2018, Baş Vekil Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Fuat Köprülü'nün (kalleşçe, alçakça ve hunharca; haksız yere asıldıkları günün) 57. yıl dönümü!..
DEMOKRATLAR KULÜBÜ.ANKARA
O’nlar (Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Fatin Rüştü Zorlu; DEMOKRASİ ŞEHİDLERİ) gözü dönmüş vatan hainleri tarafından; Alçakça, kalleşçe; Haksız yere asılmak suretiyle "hunharca" şehit edilerek öldürüldüler. Türkiye demokrasi tarihinin en acı günlerinden biri olan, 1950 seçimlerinde yüzde 52,7 oyla iktidara gelen ve 10 yıl süreyle başbakanlık yapan Adnan Menderes'in idam edilmesinin üzerinden 53 yıl geçti. Türkiye demokrasi tarihinin en acı günlerinden biri olan, 1950 seçimlerinde yüzde 52,7 oyla iktidara gelen ve 10 yıl süreyle başbakanlık yapan Adnan MENDERES'in idam edilmesinin üzerinden 53 yıl geçti.
MİLLİ İRADEYE VURULAN DARBE
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üç açık müdahalesinden biri olan 27 Mayıs 1960 darbesi ile "milli iradeye" vurulan bu darbe, hala hafızalardaki yerini korurken, Menderes ve idam edilen bakanlarının itibarları ise ancak 11 Nisan 1990'da TBMM tarafından kabul edilen kanunla iade edilebildi.
SİYASETE SERBEST FIRKA İLE BAŞLADI
Aydınlı bir çiftçi ailenin çocuğu dünyaya gelen Menderes, siyasete 1930'da, Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın bir kolunu organize ederek başladı. Partinin kendini feshetmesinden sonra CHP'ye geçen Menderes, 1931 seçimlerinde Aydın milletvekili seçildi.
CHP'DEN İHRAÇ EDİLDİ
İsmet İnönü ile "Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu" görüşmeleri sırasında ayrı düşünen Menderes, parti içi muhalefetten dolayı 1945 yılında CHP'den ihraç edildi. Menderes, CHP'den birlikte ihraç edildikleri arkadaşları Celâl Bayar, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan ile 7 Aralık 1945'te Demokrat Parti'yi (DP) kurdu.
OY PATLAMASI YAPTI
1950 yılında seçimlerden önce Seçim Kanunu değiştirilerek, yargı güvencesi ve "gizli oy - açık tasnif" sistemi getirildi. 14 Mayıs 1950'deki seçimlerde DP büyük bir başarıya imza atarak yüzde 52,7 oyla 420 milletvekili çıkardı. CHP ise yüzde 39,4 oy ile sadece 63 milletvekili çıkarabildi.
ATATÜRK'ÜN RESMİ PARAYA YENİDEN BASILDI
TBMM başkanlığına Refik Koraltan, cumhurbaşkanlığına DP Genel Başkanı Celal Bayar seçilirken, yeni hükümet ise Adnan Menderes başbakanlığında kurularak 22 Mayıs'ta göreve başladı. Köprülü bu kabinede dışişleri bakanı oldu. Atatürk'ün resmi yeniden paralara basılmaya başlandı. Adnan Menderes'in 10 yıllık başbakanlık döneminde Türk iç ve dış politikasında büyük değişimler oldu. Birinci Menderes Hükümeti'nin ilk icraatı "fazla masraf olduğu" gerekçesiyle devlete ait otomobilleri satmak oldu. Menderes döneminde, paralara mevcut cumhurbaşkanının resminin basılması uygulamasını kaldırıldı. Menderes hükümeti bir başka önemli icraata daha imza attı. Yeni uygulama ile o döneme kadar Türkçe okunan ezanın Arapça okunması serbest bırakıldı. DP Hükümeti görevde henüz ikinci haftasını tamamlamıştı ki 6 Haziran 1950'de, askeri darbe planladıkları gerekçesiyle başta Genelkurmay Başkanı Abdurrahman Nafiz Gürman ve bütün üst komuta kademesi dahil olmak üzere 15 general ve 150 albayı re'sen emekliye sevk etti.
GSMH YILDA YÜZDE 9 BÜYÜDÜ
1950-1954 yıllarında Türkiye, ekonomide kalkınma dönemine girdi. 1951'de Kore'ye asker gönderen Türkiye, 1952'de NATO'ya tam üye olarak kabul edildi. Ayrıca serbest piyasa ekonomisine geçişe hız kazandırıldı. Yabancılara petrol arama ve çıkarma izni verildi. Yabancı sermayeyi teşvik yasası çıkarıldı. Gelen krediler özellikle tarım alanında kullanmaya başlandı. Tarımda makineleşme çalışmaları yoğunlaştırıldı. Marshall Planı'nın da katkısıyla ülkede yeni sanayi tesisleri kuruldu. 1954 yılında Türkiye Vakıflar Bankası kuruldu. Bu dönemde Türkiye'nin gayri safi milli hasılası yılda ortalama yüzde 9 oranında büyüdü.
TÜRK SİYASİ TARİHİNDEKİ EN YÜKSEK OY ORANI
Menderes başkanlığındaki DP, 2 Mayıs 1954 tarihinde yapılan seçimlerde de büyük bir zafer kazandı. Oyların yüzde 57,6'sını alarak iktidarını tek başına devam ettirdi. Bu, Türkiye tarihinde demokratik bir seçimde bir siyasi parti tarafından ulaşılan en yüksek orandı ve bir daha da bu orana ulaşılamadı.
SIKINTILI SÜREÇ BAŞLADI
1955'ten itibaren başlayan dünya genelindeki ekonomik durağanlık ve aynı dönemdeki Kıbrıs görüşmeleri sonrasındaki 6-7 Eylül Olayları, sıkıntılı bir sürece neden oldu. Kıbrıs konusunda Londra'da ikinci tur görüşmeler yapılırken 6 Eylül 1955 gecesi İstanbul'da bazı gazetelerin, Selanik'te Atatürk'ün evine bomba atıldığını yazması üzerine azınlıkların hedef alındığı olaylar çıktı. Ağırlıklı olarak Rumlara karşı yönelen olaylarda çok sayıda kilise, dükkan ve otel saldırıya uğradı. Bir papaz da olaylar sırasında hayatını kaybetti. 6-7 Eylül Olayları sonrasında bazı milletvekillerinin, ceza yasasına ispat hakkı getirilmesini istemesi kargaşaya yol açtı. Hükümetin karşı çıktığı yasa tasarısının kabulü için çalışan 9 milletvekili DP'den ihraç edildi. Bunun üzerine 10 milletvekili de DP'den istifa etti. 15 Ekim 1955'te DP büyük kongresi yapıldı ve Menderes tekrar genel başkan seçildi. 27 Ekim 1957 seçimlerinde DP yüzde 48 oy alarak 424 milletvekili çıkardı. CHP'nin milletvekili ise 186 oldu.
DÜŞEN UÇAKTAN YARA ALMADAN KURTULDU
Kıbrıs konusunda 11 Şubat 1959'da imzalanan Londra ve Zürih anlaşmaları ile bağımsızlık, iki toplumun ortaklığı, toplumsal alanda otonomi ve çözümün Türkiye, Yunanistan ve İngiltere tarafından garanti edilmesi ilkelerine dayandırıldı. Bu da Kıbrıs Cumhuriyeti'nin resmen 16 Ağustos 1960'ta kurulmasını sağlayan sürecin en önemli adımı oldu. Bu süreçte Başbakan Menderes'in yanı sıra Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu etkin rol üstlendi. 17 Şubat 1959'da Kıbrıs konusunda Yunanistan'la imzalanan ikili antlaşmanın ardından üçlü görüşmeler için İngiltere'ye giden Menderes'in uçağın Londra Gatwick Havalimanı yakınlarında alçalırken düşüp parçalandı. Menderes kazadan yara almadan kurtulurken kaza, muhalefetle iktidar temsilcileri arasında kısa süreli bir yumuşamaya yol açtı.
DARBE DÖNEMİ
1955'ten sonraki ekonomik daralma ve siyasette yaşanan kamplaşma gerekçeleri 27 Mayıs askeri darbesinin alt yapısını oluşturdu. 27 Mayıs 1960 sabaha karşı saat 4'te radyoda Kurmay Albay Alparslan Türkeş TSK olarak yönetime el koyduklarını belirtti ve askeri darbenin sebeplerini bir radyo bildirisi ile halka duyurdu. Menderes ise 27 Mayıs 1960 günü Kütahya'da Albay Muhsin Batur tarafından gözaltına alınarak Ankara'ya götürüldü. Daha sonra da ve diğer tutuklu DP üyeleri ile Yassıada'da hapsedildi. Darbeci subaylar ise Cemal Gürsel başkanlığında kurulan Milli Birlik Komitesi ve kurucu meclis ile beraber ülke yönetimini devraldı. Menderes ve diğer DP üyeleri ise bulundukları Yassıada'da kurulan Yüksek Adalet Divanı tarafından yargılanmaya başladı. Yapılan oturumlar her gece radyoda Yassıada Saati programında halka duyuruluyordu. 9 Temmuz 1961 tarihinde Anayasa Komisyonu'nun hazırladığı yeni anayasa için yapılan halk oylaması ile yüzde 61,7 oy oranı ile kabul edilerek yürürlüğe girdi.
13 DAVADAN YARGILANDI
27 Mayıs darbesini yapan cuntacıların özel olarak kurdukları mahkeme olan Yüksek Adalet Divanı'nda 13 davadan yargılanan Menderes, Bebek Davası dışındaki bütün davalardan suçlu bulundu. Mahkeme, 9 ay 27 gün süren yargılama süreci sonunda aralarında Menderes'in de 14 kişinin idamına, 31 kişinin de ömür boyu hapse mahkum edilmesine karar verdi. Geri kalan 418 sanığa ise 6 ay ile 20 yıl arasında değişen hapis cezaları veya beraat kararı verildi. Cemal Gürsel başkanlığındaki Milli Birlik Komitesi; Celâl Bayar, Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu dışındakilerin idam cezasını affetti. Celal Bayar'ın cezası yaş haddi nedeniyle ömür boyu hapse çevrildi. Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan, 16 Eylül 1961 tarihinde sabaha karşı idam edildi. Menderes ise 17 Eylül 1961'de sağlık muayenesini yapan doktor heyetinden "sağlam" raporu alınmasının ardından, İmralı Adası'na götürüldü İlk durak, komutanın odası oldu. İdam kararı yüzüne okundu. Menderes’in dilinden “Allah milletimize zeval vermesin” cümlesi döküldü. İdam sehpasına gitmeden önce din görevlisi ile birkaç dakika konuştu. Ardından beyaz gömlek giydirildi.
MİLLETİME EBEDİ SAADETLER DİLERİM
"Hayata veda etmek üzere olduğum şu anda devletim ve milletime ebedi saadetler dilerim. Bu anda karımı ve çocuklarımı şefkatle anıyorum..." Menderes, saat 13.21'de İmralı Adası'nda idam edildi.
GÜNCEL DP’DEN YAPILAN AÇIKLAMA
Genel Başkan Gültekin Uysal, Demokrasi şehitlerimiz, Demokrat Parti’nin Kurucusu Şehit Başbakan Adnan Menderes ve arkadaşları Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idam edilişlerinin 54. yılında bir mesaj yayınladı. (16 Eylül 2015 Çarşamba) “Eylüllerle, mayıslarla, şubatlarla var olan hesabı kapatmanın tek ve yegâne yolu yasaları değil zihinleri değiştirmektir”
(DP Basın Merkezi – 16 Eylül 2015) Genel Başkanımız Gültekin Uysal, Demokrasi şehitlerimiz, Demokrat Parti’nin Kurucusu Şehit Başbakan Adnan Menderes ve arkadaşları Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idam edilişlerinin 54. yılında bir mesaj yayınladı. 17 Eylül 1961’de insanlığın idam sehpasına çıkarıldığını ifade eden Uysal; “Eylüllerle, mayıslarla, şubatlarla var olan hesabı kapatmanın tek ve yegâne yolu yasaları değil zihinleri değiştirmektir” dedi.
17 Eylül Demokrasi şehitlerimizi anmak ve bir kez daha yaşananları hatırlatmak adına açıklama yapan Genel Başkanımız Gültekin Uysal mesajında şunları kaydetti: “Türk Siyasi tarihinden, insanlık tarihinden silmek istediğimiz, hafızamızdan silmek istediğimiz bir gün 17 Eylül… 27 Mayıs “eşkıya hareketi” ile önce demokrasi ve adalet, akabinde 17 Eylül 1961’de ise “insanlık” idam sehpasına çıkarılmıştır. Yalnız Hürriyetçi Demokratlar için değil, Türk Siyaseti, adalet ve insanlık için de elem dolu bir gündür 17 Eylül.
“Türkiye Tarihi’nin en büyük siyasi suikastı gerçekleşmiştir”
55 sene evvel, milli irade ile, milletin kendisi ile kavgaya tutuşanların, “Büyük Türkiye” idealinden korku duyanların ve maalesef Yüce Türk Ordusu’nun rütbelerine sığınan bir gurup eşkıyanın tertibi ile Türkiye Tarihi’nin en büyük siyasi suikastı gerçekleşmiştir. 38 subaydan müteşekkil bu eşkıya hareketi, 27 Mayıs’ta demokrasiyi ve adaleti kurşunlamakla, hürriyetçi demokratların manevi varlıkları nezdinde öç almakla yetinmemiş, “gözünü kan bürümüş” sözde hakim ve savcılar aracılığı ile kurmaca mahkemelerde maddi varlıklarına kast etmişlerdir. Demokrat Parti’de vücut bulan milli irade ile mücadelelerinin, öç almak istemelerinin nedeni; atıl kalmış bir ülkenin atılımı, ülkenin öz kaynaklarının farkına varması, vatandaşlık bilincinin yerleşmeye başlaması, vatandaşın onaylayan değil, hür iradesi ile “seçen” seçmen olması ve milletin “Büyük Türkiye” idealine sarılmasıdır. “Hiçbir şahsa ve zümreye karşı olmadığı”nı iddia eden darbe zihniyeti, 27 Mayıs’ta millete karşı olduğunu, 17 Eylül’de ise bir zümre ile, bir şahıs ile meselesi olduğunu kanıtlamıştır. “Her vatandaşın kanunlar ve hukuk prensipleri esaslarına göre muamele göreceği” iddiasını dillendiren eşkıya hareketi, “27 Mayıs’tan sonra kurmaya başladığı mahkemelerde” aldığı kararlarla neyin, kimin hukukunu ve hangi kanuni esasları uyguladığını halen sorgulatmaktadır. O dönemde hukuk adı verilen bu garabet yalnız o günün değil, sonraki günlerin, Türk Siyaseti’nin diğer “kara gün”lerinin de müsebbibidir.
“Darbeler güne değil; geleceğe, gelişmeye ve muasır medeniyet idealine vurulmuştur”
“Darbelerin anası” olarak nitelendirdiğimiz 27 Mayıs, 12 Eylül’leri, 28 Şubat’ları doğurmuştur. Dolayısıyla bugün de demokrasi sorunsalı olarak tartıştığımız birçok mesele 27 Mayıs’ın ürünü, darbenin nesebidir. Bu açıdan bakıldığında darbeler güne değil; geleceğe, gelişmeye ve muasır medeniyet idealine vurulmuştur. Ve maalesef darbelere maruz kalanlar her daim Hürriyetçi Demokratlar olmuştur. Darbeler, millete hizmet etmenin, demokrasi demenin bedelini mahkemelerde, zindanlarda ve darağacında demokratlara ödetmiştir. Kurmaca mahkemelerde sorgulanan, zindanlarla korkutulmaya çalışılan, darağacına yollanan, milletin kendisi olmuştur.
“Bedeli ne olursa olsun her demokrat beden, bedel ödemeye hazırdır”
Beşeriyetin, medeniyetin ve demokratik siyasetin katili bugünleri tarihten silmenin, adını anmayacak hale getirmenin, eylüllerle, mayıslarla, şubatlarla var olan hesabı kapatmanın tek ve yegâne yolu; yasaları değil zihinleri değiştirmektir. Bilinmelidir ki; demokrasi için, millet için dün bedel ödeyen, ödemekten çekinmeyen demokrat gelenek şükürler olsun ayaktadır, ayakta ve milletin yanında olmaya da devam edecektir. Bedeli ne olursa olsun her demokrat beden, bedel ödemeye hazırdır. Bu duygu ve düşüncelerle 54 sene önce aramızdan “alınan” Şehit Başvekil Adnan Menderes’i ve 18 Eylül’de idam sehpasına çıkarılan Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ı, demokrasi inancına hayatını vakfetmiş tüm abide şahsiyetlerimizi bir kez daha rahmet ve minnetle anıyoruz.”

7 Eylül 2018 Cuma

Yunan, Türkiye’yi teslim aldı Emin Pazarcı (AKŞAM; 07 Eylül 2018 Cuma) -Mehmet Arif Demirer ve rahmetli Mahmut Dikerdem gibi birkaç isim dışında olayın perde arkasını araştıran kimse çıkmadı!..

Yunan, Türkiye’yi teslim aldı!..
Emin Pazarcı
AKŞAM GAZETESİ
Ankara: 07 Eylül 2018 Cuma
Evet, operasyondu o. Yunan Derin Devleti’nin son derece planlı bir şekilde hazırladığı bir operasyondu. Başarıyla da sonuçlandı, Türkiye hemen teslim oldu, hatta planlı bir şekilde teslim alındı. Bugün bile acılarını çekiyoruz o gönüllü ve aptalca teslimiyetin.
6-7 Eylül Olayları’ndan bahsediyorum…
Üstelik, teslimiyet halen devam ediyor. 6-7 Eylüldenildiğinde başımızı öne eğiyoruz. FETÖ’cü Zaman Gazetesi’nde Mümtazer Türköne ne yazmışsa, biz de onu söylüyoruz: “İstanbul’da, Ermeni ve Yahudilerin dükkânları, evleri, okulları ve mabetleri tahrip edildi, yağmalandı. Savaş gibi bir yıkım yaşandı.” Oysa, o olay Yunan Derin Devleti’nin arkasına batılı bazı güçleri de alarak, bize karşı çektiği bir operasyondu. İçeride de sağlam destekçileri vardı.
***
Aradan tam 63 yıl geçti…
Mehmet Arif Demirer ve rahmetli Mahmut Dikerdem gibi birkaç isim dışında olayın perde arkasını araştıran kimse çıkmadı. Üzerimize vurulan damgayı silmek için çaba göstermeden bugünlere geldik.
Bakın, o büyük operasyon neydi ve arkasında kimler vardı…
29 Ağustos-8 Eylül 1955’te, Londra’da Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin katıldığı Kıbrıs Konferansı toplanmıştı. Orada Lozan Barış Antlaşması’na dayanan Türk Tezi etkili olmuş, Yunan Heyeti panik halinde talimat almak için Atina’ya dönmüştü.
Lozan’da Türkiye, Kıbrıs Adası üzerindeki egemenliğini İngiltere’ye bırakmıştı. Belgenin altında Türkiye ve İngiltere’nin imzası vardı. Dolayısıyla, Yunanistan Kıbrıs konusunda taraf değildi. İngiltere, Kıbrıs üzerindeki haklarından kısmen veya tamamen vazgeçerse, Ada bize bırakılmalıydı.
Sıkışan Yunan Derin Devleti, hemen mesaiye başladı. 5 Eylül gecesi Selanik’teki Atatürk Müzesi’nde bir bomba patlattı. Doğal olarak Türkiye sert tepki gösterdi. Türk Heyet Başkanı Fatin Rüştü Zorlu, Londra’da Yunanistan’ı suçlayan bir açıklama yaptı. 6 Eylül’de de tepki olarak İstanbul’daki olaylar patladı. İlginçtir, 7 Eylül günü konferansta konuşan Yunan Dışişleri Bakanı, olayları duymamış gibi davrandı. Tek kelime bile etmedi. Çünkü, Türkiye operasyonun farkındaydı. Fatin Rüştü Zorlu, 7 Eylül akşamı Londra’da otelde bekleyen Yunan gazetecilere aynen şöyle dedi:
“Bütün bu işlerde failler ve suçlular sizsiniz.”
Yunanistan, o kargaşa arasında Türk Tezi’nin kabul görerek, Kıbrıs konusunda “taraf olmadığının” ilanını önledi ve Londra Konferansı, sonuç bildirisi bile yayımlamadan dağıldı.
İstanbul’daki 6 Eylül olayları ile baskı altına alınan Türkiye tezinde direnemedi ve operasyonun ilk ayağı başarıyla sonuçlandı.
***
Bu arada, eş zamanlı olarak “6 Eylül utancını Türkiye’nin üzerine yıkma operasyonu” yürütüldü…
Orada da Türk Basını ve Türk Yargısı kullanıldı.
Fatin Rüştü Zorlu’nun, İstanbul’daki 6 Eylül Olaylarında Yunanlıların parmağı olduğuna ilişkin sözleri görmezlikten gelindi. Sadece 9 Eylül tarihli Vatan Gazetesi’nde yer aldı.
>>Yayını; Yazı ve belgeleri görmek için
     Mehmet Arif DEMİRER Web Sitesi
>>Sitenin DERGİLER sayfasını tık'layın.
Selanik’teki bomba olayı ise, özellikle Gökşin Sipahioğlu’nun Yazı İşleri Müdürü olduğu İstanbul Ekspres’in “ikinci baskısı” ile alabildiğine köpürtüldü ve kitleler tahrik edildi. İlginçtir, olaylar sırasında cüzi bir maaşla gazetecilik yapan Sipahioğlu, kısa süre sonra Fransa’da büyük bir haber ajansı olan Sıpa Press’in sahibi oldu!
6 Eylül’de sadece 4 saat süren olaylar, gazetelerde 2 gün sürmüş gibi verildi. Patrikhane ve Yunan Başkonsolosluğu çok sıkı korunmasına rağmen, oralara saldırıldığı haberleri yayımlandı.
Asıl ihanet, 1960 Darbecilerinin kurduğu Yassıada (çadır tiyatrosu ve engizisyon) Mahkemesi’nden geldi... 
Menderes ve Zorlu’ya duyduğu kinle tutuşan Fuat Köprülü, Yunanistan ve Rumların iddialarını mahkemeye taşıdı. “Ata’nın Selanik’teki evini Menderes Bombalattı, 6-7 Eylül Olaylarını O düzenletti” ihbarında bulundu.
Yassıada Mahkemesi, bir hukuk skandalına imza atıp, 5 Ocak 1961’de, “6-7 Eylül Olaylarını T.C Dışişleri Bakanı ile T.C Başbakanının tertiplediğine” karar verdi. İhbarcı Fuat Köprülü de oğlu Orhan Köprülü, Devlet Başkanlığı kontenjanından Kurucu Meclis Üyeliğine atanarak ödüllendirildi. Hem de 27 Mayıs Darbesi sırasında DP İstanbul İl Başkanı olmasına rağmen!
"Kemalist-Demokrat TÜRKİYE Dergisi" (Bütün Gerçekler ve Bilinmeyenler Burada)
6-7 Eylül ihanetinin hikâyesi budur işte.
Türkiye, kin ve düşmanlık, darbecilerin öç alma duyguları, menfaat, yabancılara yaranmak gibi sebeplerle Yunan Hançerini kendi bağrına sapladı. O ihanetin acılarını 63 yıldır millet olarak çekiyoruz biz.
Dikkat ettiniz mi, bugün de aynısı yapılmak isteniyor. Bu ülkedeki Erdoğan düşmanları, dışarıyla işbirliği içinde sürekli yeni oyunlar sahnelemeye çalışıyorlar. Aradaki tek fark başaramamaları!

EN ÇOK OKUNAN.POPÜLER