19 Aralık 2018 Çarşamba

YENİ DÜZEN ARAYIŞI "Amerikalı Demokratik Sosyalistler hareketinden Ethan Earle: Yüzde birlik en zengin kesim tüm gücü elinde topluyor. Bambaşka bir ‘Yeni Düzen’ için uluslararası dayanışmaya ihtiyacımız var"

Yeni bir düzen için uluslararası dayanışma
Amerikalı Demokratik Sosyalistler hareketinden Ethan Earle: Yüzde birlik en zengin kesim tüm gücü elinde topluyor. Bambaşka bir ‘Yeni Düzen’ için uluslararası dayanışmaya ihtiyacımız var
FATİH KIYMAN
ABD Vermont senatörü Bernie Sanders, eylül ayında The Guardian gazetesinde kaleme aldığı yazısında sol hareketi uluslararası seviyede organize olmaya çağırdı. Yunanistan’ın eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis bu çağrıya yanıt verenler arasındaydı. İlerici Enternasyonal olarak anılan bu hareketin toplumsal zeminde karşılık bulup bulmayacağı, kendine nasıl bir yol haritası çizeceği merak ediliyor. Amerikalı Demokratik Sosyalistler (ADS) Uluslararası Komite Yöneticisi Ethan Earle ile dünyadaki sistem krizini, uluslararası solun ve İlerici Enternasyonal’in geleceğini konuştuk.
► Ethan, öncelikle ADS’nin faaliyetlerinden biraz bahseder misin?
ADS uzun zamandır var olan bir siyasi hareket. Bernie Sanders’ın 2016 yılında Demokratik Parti aday adayı olduğunda yaklaşık beş bin üyemiz vardı. Bernie’nin kampanyasına destek verdiğimizde adaylık sürecinin birçok insanı heyecanlandırdığını, onları siyasete çektiğini gördük. Bunun yanında, insanların demokratik sosyalist sol düşünüşe ev sahipliği yapacak kurumsal bir yapıya ihtiyaç duyduğunu anladık. Ortak bir alan, bir faaliyet alanı arayışı vardı. O zamandan bu yana üye sayımız 55 bini aştı ve artmaya devam ediyor. Seçim siyasetinin içinde de, dışında da çalışıyoruz. İşçi hakları, ırksal adalet, iklim adaleti ve ekonomik adalet alanında birçok dayanışma faaliyetlerinde bulunuyoruz. Seçim döngüsü içinde ise çoğu zaman Demokratik Parti’yle birlikte çalışıyor, değerlerimiz örtüştüğü takdirde DP içinde statükoya baş kaldıran ‘aykırı’ adayları destekliyoruz. 6 Kasım’da yapılan ara dönem seçimlerinde eyaletlerin yasama organlarında 5-10 arası koltuk elde ettik. Kongre adayları arasında desteklediğimiz adaylar New York’tan Alexandria Ocasio-Cortez ve Detroit’ten Rashida Tlaib kongrede koltuk sahibi oldu.
►Yanis Varoufakis, solun mücadelesinin ‘iki katmanlı’ otoriter düzene karşı olduğunu söylemişti, bu katmanlardan biri de Demokratik Parti’yi de kapsayan ‘sözde liberal’ düzen. Bu perspektiften baktığımızda, Demokratik Parti’yle ilişkileriniz nasıl?
Öncelikle ‘liberal’ değerlerden ne anlamamız gerek, bu konuda dikkatli olmalıyız. Demokrat Parti’nin bazı liberal değerlerine katılıyoruz. Örneğin insan hakları, eşitlik konularında. Belli konularda DP’ye karşıyız. Aykırı adayları desteklediğimizden söz ettim - desteklediğimiz adaylar özellikle son on yıldır DP’de egemen hale gelen, insanların çıkarlarından ziyade şirketlerin çıkarlarını gözeten düzene karşı çıkan insanlar. DP ile gerilimli bir ilişkimiz var. Bazı üyelerimiz DP’yle hiç işbirliği yapmamamız gerektiği görüşünde. Dolayısıyla çoğulcu, farklı görüşlere ev sahipliği yapan bir yapımız var diyebiliriz.
Avrupa Sol Partisi’nin desteği önemliydi
► İlerici Enternasyonal, konusunda nerede duruyorsunuz? Bu yeni hareket hakkında ne düşünüyorsun?
Yanis Varoufakis’in çok iyi fikirleri var ve karşı karşıya kaldığımız küresel krizin altında yatan yapısal sebeplerin tarifini yapmakta çok iyi. Bambaşka bir ‘Yeni Düzene’ ihtiyacımız olduğunu söylemekte çok haklı. Ancak henüz kapsayıcı bir hale geldiğini düşünmüyorum. Fikir ilk olarak Bernie Sanders’ın eylül ayında kaleme aldığı makalede ortaya atıldı. Varoufakis bu çağrıya yanıt verdi ve belirli bir momentum yakalandı. Bundan gayet memnunuz. Sol kesinlikle uluslararası dayanışma içerisinde olmalı. Fakat pratikte bunun ne anlama geldiği sorusu henüz net değil. Herhangi bir plan ortaya koymadı. ADS olarak hareketin mümkün olduğunca kapsayıcı hale gelmesini umuyoruz. Benie Sanders’ın bu planı ortaya koymasını bekliyoruz. Kapsayıcılık adına diğer önemli bir nokta Avrupa Sol Partisi’nin verdiği yanıt oldu. Bu parti Avrupa genelinde 30 milyon oyu temsil ediyor, Varoufakis’in temsil ettiği kozmopolit, şehirli kesime kıyasla bu çok önemli bir taban. Bildiğimiz kadarıyla perde arkasında görüşmeler sürüyor.
Uluslararası toplumsal iklime baktığımızda popülist otoriter liderlerin yükselişini görüyoruz ve bunun verdiği mesaj çok net: İnsanlar öfkeli. Düzenin değişmesini istiyorlar. Bu öfke İlerici Enternasyonal gibi hareketler için umut kaynağı olabilir mi?
Kesinlikle. Bernie Sanders bunu 2016 seçimleri sonrasında çok güzel ifade etti. Donald Trump’a oy verenlerin, ana akım siyasete mensup kimsenin sözünü etmediği bir problemi doğru teşhis ettiklerinden bahsetti. Ancak doğru teşhis edilen bu problemin çözümünün Trump olmadığını söyledi. Bernie Sanders bunu yaparak daha kapsayıcı bir siyaset dili benimsedi – popülist öfkeyi ilerici harekete kanalize etmeyi amaçlıyor. Örneğin ticaret anlaşmaları konusuna bakarsanız, dünyanın her yerinde geniş kitlelerin bu anlaşmalara yönelik hislerine bakarsanız yine bunu görüyorsunuz. Bunlar neoliberal ticaret anlaşmaları ve Bernie’nin söylediği gibi burada bir ortak payda var. Oligarşi düzenine ve kapitalist şirket sınıfına –yani yüzde bire– karşı yeni bir çoğunluk oluşturulması fırsatı var. Yüzde birlik en zengin kesim geriye kalan nüfusun çıkarları pahasına tüm parayı ve gücü elinde topluyor. Bunu hiç de demokratik olmayan, hesap vermeyen şekillerde yapıyor.
Popülizm solun önündeki en iyi seçenek değil
► Popülizmin şimdiye kadar ‘sağın tekelinde’ olmasının sebebi nedir? Birçok insanın sorduğu gibi, sol popülizm mümkün mü?
Bence sağın ‘güç’ ile farklı bir ilişkisi var. Sağ siyasetçiler güce ne pahasına olsun sahip olmak istiyorlar, her araca başvuruyorlar. Sonra da kendi çıkarları için güce tutunuyorlar. Sol ise konuya daha ahlaki yaklaşıyor. Yalnızca güç için güce sahip olmak istemiyoruz. Gücü daha iyi bir dünya inşa etmek için istiyoruz. Güç ile ilişkimiz daha ahlaki ve dayanışma kültürüne dayanıyor. Bu da güç ile olan ilişkimizi sağa kıyasla daha karmaşık kılıyor. Popülizm de bu açıdan hassas bir konu. Podemos bu konuda ilginç söylemlere sahip, toplumsal sembollerin sahiplenilmesi ve ilerici söylemlerle doldurulmasından söz ediyor. Sol popülizm konusunda karmaşık hislere sahibim. Bazı durumlarda doğru strateji olabilir. Fakat aşırı sağın oynadığı gibi oynamaya çalışırsak muhtemelen onlar kadar iyi beceremeyiz ve kendimizi onlara benzettiğimizle kalırız. Bence bu gerilimi İlerici Enternasyonal’de de görüyoruz. Bernie’nin bir bakıma popülist olduğu düşünülebilir. Varoufakis ise popülist olmadığını açıkça dile getiriyor. Genel anlamda şunu söylemek lazım. Popülizm solun önündeki tek seçenek de değil, en iyi seçenek de.
***
Dayanışma çağrısı
ADS’nin New York topluluğunun Uluslararası Komitesi var. Kısa süre önce Türkiye’de ‘cumhurbaşkanına hakaret’ suçlamasıyla tutuklanan gazeteci Max Zingast üzerine bir etkinlik düzenlediler. Biz suçlamaların tamamen düzmece olduğunu, tutuklamanın hukuksuz ve gayriahlaki olduğunu düşünüyoruz. Düzenlediğimiz etkinlikte yalnızca Max’in durumuna değil, Türkiye’de aynı durumda bulunan diğer gazetecilerin ve muhaliflerin durumuna da dikkat çekmek, Türkiye’deki insanlarla dayanışma içinde olmak istedik. Bunu özellikle dile getirmek istedim.
BİRGÜN GAZETESİ -19.12.2018 09:10- DÜNYA
Alıntı&Kaynak: https://www.birgun.net/haber-detay/yeni-bir-duzen-icin-uluslararasi-dayanisma-240674.html

6 Aralık 2018 Perşembe

"Büyük Utanç, Gaflet, Dalalet, Hıyanet ve Yüzkarası" Bunları Unutma Ey Halkım!..

BUNLARI UNUTMA EY HALKIM!..
İKTİDARIN VERDİĞİ DESTEK İLE 
YURT DIŞINDA YARATILAN HAYALİ BİR ÖRGÜTLE
ORDUSU ÇÖKERTİLEN ,AYDINLARI ZİNDANA ATILAN 
DAVANIN EYLEMCİLERİ SAVCILARIN VE YARGIÇLARIN 
YURT DIŞINA KAÇTIĞI 10 YIL SÜREN BİR DAVA 
ERGENEKON–BALYOZ VE DAHASI
Adı Ergenekon tam on yılda hükme bağlandı.
Böyle bir örgütün "VAR OLMADIĞI" Cumhuriyet Savcısı tarafından açıklandı.
Olmayan örgütün yüzlerce üyesi oldu.
Rahipten teröristten PKK’dan tanıkları,
Her rütbeden asker sanıkları yaratıldı.
Yazarından çizerine rektöründen doktoruna kadar daha niceleri aynı torbaya dolduruldu.
Bir kaç El Bombası ve boş LAW lançeriyle hattâ 100 yıllık antika koleksiyon tüfeğiyle, hattâ Atatürk’ün NUTUK kitabıyla, var olmayan bir örgüt, oldu silahlı örgüt.
Polisler tarafından evlere,iş yerlerine yerleştirilen Düzmece hardiskler CD’ler, plânlar, toprağa gömülen sözde cephaneler sahte suç kanıtı oldu. Adli Tıp TÜBİTAK gibi kurumlara yerleştirilmiş olan doktor, adli tıp uzmanı sıfatlı çete mensupları skandal bilirkişi raporlarına (hiç utanmadan, sıkılmadan ve Allah'dan korkmadan) imza attılar bu süreçte…
Olmayan (hayali, kasti ve menfur bir tuzak kabilinden tezgâhlanan) örgütün davası için Özel Mahkemeler kuruldu büyük salonlar inşa edildi dokunulmaz savcılar yargıçlar tarafından hukuk katliamları yapıldı.
Organize yürüyordu işler tıkır tıkır çalışıyordu sistem.
TSK’nın en pırıltılı, Yurtsever Atatürk’ün askerleri tasfiye edildi. Gerçekleri yazan, söyleyen aydınlar tutuklandı. Tutuklananların bir kısmı ÖLÜME durdular. TSK savaşlarda dahi vermediği tutsakları emperyalist bir proje sonucu verdi.
Başbakandan savcısı Muhalefet liderinden avukatı oldu davanın…
Şakşakcısı gazetelerde manşetçisi oldu.
TR bilmem kaç olarak markalananlar ABD elçiliklerine rapor verdiler.
Polis şefleri ABD konsolosluğuna giderek brifing verdiler.
TV’lerde onlarca programcısı oldu yıllarca konuşuldu.
Tutuklananları, karşı duranları bu kez yalan sözleriyle vurdular.
ABD’den gelen, sayılarının 40 civarında olduğu yazılan CIA ajanlarının,
Ankara’da kendilerine tahsis edilen bir kamu binasında,
Tuzakları işbirlikçilerle projelendirerek operasyonu yönettiği yazıldı.
HEP BİRLİKTE, TÜRK'ÜN "KUTSAL ERGENEKON" UNU KİRLETMEYE KALKIŞTILAR
Nemalandı bir çok şahsiyet bu davalardan. Bu sayede kimi milletvekili oldu kimi havuz medyasında köşe kaptı kimi de yalı kimi dolu kasa sahibi oldu. (leş kargaları, akbaba ve sırtlanlar gibi saldırdılar feto'nun ortaya attığı; Hile, desise ve kahpe bir furya ile işaret etiği masum ve müstesnalara) Karşı çıkanlar ise darbeci olarak susturuldular. Siyasetçilikle suçlandılar. “Olmaz böyle şey” diyenler linç edildiler. O günün Cumhurbaşkanı Meclis Başkanı Başbakan bakanlar hep bir ağızdan koro halinde yüklendiler alaya aldılar yalanladılar.
Onlara göre temiz eller operasyonuydu bu bağırsaklarını temizliyordu Türkiye…
Bu davada bir Genelkurmay Başkanı “kasaptaki ete soğan doğramam” diye ifade verirken bir diğeri örgüt lideri olarak tutuklandı.
Kuvvet komutanları da tutuklandılar.
Yetmedi Milli silah sanayiini geliştiren mühendisler de tutuklandı.
335’i tutuklu 743 kişi yargılandı
68 general ve amiral dahil ,
TSK’nın en gözde 227 askeri zindana atıldı.
8 kişi hapishanede hayatlarını kaybetti.

Bu operasyonlar TSK’nın DNA’sını da değiştirdi. Dava, Kara, Hava, Deniz kuvvetlerinden ve Jandarma’dan toplam 188 general ve kurmay subayı olumsuz etkiledi, ezici çoğunluğunun kariyerini sona erdirdi.
Olmayan örgütün davası yüzünden
Sosyal medyada bir sürü insanın itibarı yerle bir edildi parlak vatanseverlerin istikbali söndürüldü.
Yüzlerce insan yıllarca hapis yattı.
Aileler kan ağladı büyük mağduriyet yaşadı.
Kahrından hasta oldu öldü insanlar…
Canına kıydı onurlu subaylar.
Yarbay Ali Tatar” Hiç suçum yok hukuksuzluğa karanlığa karşı ışık olabilmek için hayatıma son veriyorum” diye ölüme yürüdü.
Tarifsiz acılar yaşandı!. .
Haksızlığa uğramak yürekleri yaktı kavurdu.
Kelimeler yetmez yaşananları ödenen ağır bedelleri anlatmaya!. .
Bu davanın sürdüğü on yılda memlekette neler olmadı ki !. .
Olmaz denen herşey oldu.
Bu arada olan memlekete oldu !. .
Memleket rejiminden oldu.
Ey zalimler!
Ey zalimlerin yaptıklarına susanlar!
Ey onuru için ölümü seçenlerin arkasından onursuzca konuşan alçaklar!
Ey karanlıktan beslenen nemalanan kara yürekli vicdansızlar!
Gün gelecek karanlığa karşı ışık olabilmek için hayatına son
verenler ve memlekete ödettiğiniz bedeller için hesap sorulacak sizden.
Bunu adım gibi biliyorum. (alıntıdır)

YARBAY ALİ TATAR’IN VEDA MEKTUBUDUR
Amirallere Suikast Davası nedeniyle 10 gün tutuklu kaldıktan sonra, hakkında yeniden yakalama kararı çıkınca 19 Kasım 2009’da başına tek el ateş ederek intihar eden Yarbay Ali Tatar’ın mektubu ….
İşte o mektup:

“Sevgili Nilü (karısı Nilüfer’e hitaben), ailem ve beni bulan yetkililere….
Öncelikle başınızı öne eğdirecek hiçbir şey yapmadım.
Başınızı dimdik tutun!
Ama ben bu hukuksuzlukla yaşayamam.Belki benim ölümüm benim durumumda olanların aydınlığa çıkmalarına vesile olur.
İçim buruk. Bana bu oyunu oynayanlara ve sahip çıkmayanlara kırgınım.
Yaşadıklarımı ikinci defa kaldırmam mümkün değil…
O deliğe bir daha dönmektense mezara girmeyi tercih ederim…
Bu şekilde ölmeyi hiç istemezdim.
Böyle bir ölüme en çok karşı çıkan insanlardan biri de benim. Ama kader böyleymiş. Hepiniz hakkınızı helal edin.
Beni rahmetli babamın yanına gömün. Karımı ve kızım Gökçen’imi size emanet ediyorum.Kızımı ve karımı yalnız bırakmayacağınızı, bu işin peşini bırakmayacağınızı biliyorum.Tek tesellim sizleri son bir defa, hep birlikte görmek oldu.(O sabah aile fertlerinin büyük bölümü Tatar’ın evindeydi.)
Gökçen’im, canım kızım derslerine çok iyi çalış.
İyi çalış ve önemli yerlere gel ki, benim hesabımı sorabilesin!
Hukuksuzluk sürecine hukuk adına saygı gösterilemez…
Bu şekilde giderseniz ne yönetecek ne bir ordu
ne yaşayacak cumhuriyet, bir ülke bulamayacaksınız….
Şunu bilin ki, en küçük suçu ve günahı olmayan ben,
bu yapılan hukuksuzluğa isyan ve bu karanlığa
bir nebze ışık olabilmek için hayatıma son veriyorum.”
cumhuriyetdede@gmail.com
***
DAVANIN EYLEMCİLERİ SAVCILARIN VE YARGIÇLARIN YURT DIŞINA KAÇTIĞI 10 YIL SÜREN BİR DAVA ERGENEKON – BALYOZ VE DAHASI
Adı Ergenekon tam on yılda hükme bağlandı. 

21 Kasım 2018 Çarşamba

GENEL DURUM DEĞERLENDİRMESİ "Zeki ŞAHİN Akademisyen İşletmeci-Ekonomist.Ankara" + ENFLASYONİST EKONOMİ POLİTİKASINA DÖNÜŞ

GENEL DURUM DEĞERLENDİRMESİ
Türkiye dünya üzerindeki gelişmelerden en fazla etkilenen ülkelerden birisidir. Bu durumun çok farklı nedenlerinden bazılarını dikkate alırsak, ülkenin ne kadar hassas ve kırılgan dengeler ile bağlantılı olduğunu daha iyi anlayabiliriz.
1. Türkiye, çok kültürlü, çok dinli ve çok uluslu büyük bir imparatorluğun asıl murisi konumundadır. Bu itibarla, yenilenlerin uğradığı tüm olumsuz muamelelerin asıl hedefi olmaktan kurtulamamıştır.
2. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dünyada bir İslam ülkesi olarak algılanmaktadır. İmparatorluğu yıkan galiplerin vesayeti ile, eski imparatorluk toprakları üzerinde kurdurulan tüm ülkelerin yönetimleri, birbirine zıt politik tavırlar almaya zorlandıkları gibi, bu ülke halkları da birbirine karşılıklı düşmanlık ile yetiştirildiklerinden, ülkeler halkları arasında karşılıklı bir güvensizlik uzun yıllar egemen olmuştur. Yakın zamanlarda bu durumu düzeltmek için yapılan karşılıklı gayretler müstevlilerin siyasi emelleriyle bağdaşmadığı için, savaş, iç savaş ve genel bir kargaşa ile otorite boşluğu oluşturulmuştur.
3. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dünyada bir Türk ülkesi olarak algılanmaktadır. Sovyetler Birliği yıkılıncaya kadar olduğu gibi bugün dahi Ruslar nezdinde olağan şüpheli ve Çin tarafından öteden beri şüpheli olarak görülmekle birlikte imparatorluktan kopan tüm ülkeler ile Avrupa ülkeleri nezdinde nasıl görüldüğümüz ya da nasıl gösterildiğimiz ise herkes tarafından bilinen acı bir gerçektir..
4. Dünyada yeni bloklar ve kutuplaşmalar hızla gelişmektedir. Avrupa Birliği ve Nafta ittifakına karşılık Şanghay İşbirliği Örgütü, Brics Ülkeleri gibi ekonomik temele dayanan bloklar yanında Nato blokuna karşılık Rusya Federasyonu liderliğinde eski Sovyet Bloku ülkelerinden bazıları ile yeni bir askeri ve savunma işbirliği geliştirilmektedir. Bugün Avrupa Birliği ülkelerinde de bir “Avrupa Ordusu” fikri, doğrudan Avrupa'daki ABD askeri varlığını ve fiili işgalini hedef almaktadır.
5. Dünya, çok uzun bir süredir, bizi de kapsayan, taşeron devletler ve terör örgütlerü eliyle fiili bir üçüncü dünya savaşı içerisindedir. Tüm İslam ülkeleri fiilen iç savaşlar ile harap edilmekte hatta cephe savaşlarına zorlanarak karanlık çağın feodal sistemlerine benzer birbirine düşman eyaletler, şehir devletler veya kantonlara ayrılmaya doğru götürülmektedir. Türkiye için de benzer bölünme ve parçalanma planları gözler önündedir.
6. Dünya, global sermayenin işbirliği ile devlet yönetimlerini etkisizleştiren ve tüm ülkelerde çok uluslu şirketleri ve yerel uzantılarını egemen kılan bir anlayışın sonucu olarak, merkezi devlet otoritelerini ortadan kaldırmaya yönelik bir zorlama ile karşı karşıyadır. Türkiye bu akımın sonucu olarak tüm ulusal varlıklarını özelleştirme adı altında, yabancı sermaye gruplarına devretmiş bulunmaktadır. Bunun doğal bir sonucu olarak, kamu adına devlet denetiminin tamamen ortadan kaldırıldığı da bir gerçektir.
7. Türkiye, İslam ülkeleriyle mevcut olan tarihi ve kültürel bağlarını da kullanarak ekonomik yönden geliştirmeye çalıştığı bağlantılarının, bu ülkelerdeki kargaşalar, savaş ve rejim değişiklikleriyle sekteye uğramasından büyük zararlar görmüşken, en önemli ihracat pazarı olan Rusya Federasyonu’nun petrol gelirlerinin azalmasıyla ortaya çıkan olumsuz koşullarıyla da mücadele etmek zorunda kalmıştır. Benzer bir durum İran, Irak, Libya, Cezayir, Sudan ve Afrika ülkeleri için de söz konusudur. Özellikle Arap Baharı furyasında tüm müteahhitlik hizmetleri durmuş, müteahhitlere ait alacaklar askıda kaldığı gibi müteahhitlerimize ait araç ve makine parkları yağmalanmış ya da tahrip edilmiştir.
8. Türkiye, Kıbrıs sorununu uluslararası boyutta hala çözemediği gibi, Doğu Akdeniz’de bulunduğu iddia edilen petrol ve doğal gaz yataklarının aranması ve işletilmesi konusunda uğradığı yalnızlaşma yanında, 16 yıllık ve muhafazakar olduğunu iddia eden AK Parti Hükümetleri dönemlerinde de Kıbrıs’lı soydaşlarımızın yakından görerek incindiği, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde sosyal huzursuzluk ve kültürel bozulmayı hızlandıran mafia, kumar, uyuşturucu ve beyaz kadın ticaretinin önlenmesi konularında olumlu yönde hiçbir adım atmamış ve atılmasını sağlayacak bir politika izlememiştir. Bu durum Kıbrıs sorununun içeride ve dışarıda Türk toplumu lehinde çözülmesine en büyük bir engeli teşkil etmektedir.
9. Türkiye temsilde adaleti sağlamayan bir seçim sisteminin ağır baskısı altında, azınlığın çoğunluğa tahakkümü altına girmiş bulunmaktadır. Hiçbir siyasi parti veya akım bu durumun değişmesi ve temsilde adaleti gözeten yeni bir seçim sistemine geçilmesi gereğini ağzına dahi almamaktadır. Seçimlerde uygulanan yüzde 10’luk barajın ise makul bir seviyeye indirilmesi herkesin üzerinde mutabık kaldığı bir konu olmasına rağmen yasama ve yürütme organı tarafından bu durum benimsenerek halen sürdürülmektedir. Esasen Başkanlık Sistemi ile ortaya çıkan fiili durum Meclisin Milleti temsil kabiliyetini örtadan kaldırmıştır.
10. Ülke nüfusunun büyük bir kısmı ekonomik hayattan dışlanmış bulunmaktadır. Bunun doğal sonucu olarak halkın büyük bir kısmı sosyal ve siyasi hayatta rol alamaz, durumunu ifade edemez ve aleyhinde gelişen akibeti değiştiremez bir hale getirilmiştir. Nüfusun 26 milyonu öğrenci konumunda oyalanmaya mahkum edilerek, üretimden uzak ve tüketici konumunda, işsiz-güçsüz ve adeta “hayta” bir konumda tutulmaktadır. Nüfusun 10 milyonu yeşil kart hamili olarak kayıtlara geçmiştir. Bunların işsiz-güçsüz ve herhangi bir sosyal güvenceden yoksun ve tamamen yoksul bir kesimi göz önüne getirdiği dikkate alınmalıdır. Kayıtlara göre 10 milyon emeklinin de ekonomik hayattan kopuk ve yeşil kartlılar gibi tüketici durumunda olduğunu izaha gerek yoktur. İşsizlik oranı her ne kadar yüzde 11 olarak açıklansa da bu oranın gerçeği yansıtmadığı; çalışma çağındaki öğrencilerin, yeşil kart hamillerinin ve çalışma çağında olmasına rağmen iş aramaktan vaz geçenlerin ve sürekli bir işi olmamasına rağmen ayda birkaç gün ve hatta birkaç saat çalışanların dahi işsiz olarak bu orana dahil edilmediklerini düşündüğümüzde bu aslında işsizlik oranının yüzde 30’u bulduğunu söyleyebiliriz. Çalışıyor görünen 18 milyon kişinin ise asgari ücretli olduğunu da unutmamalıyız. 2003 yılında, AB uyum süreci gereği denilmesine rağmen, gerçekte global sermayenin isteği doğrultusunda AKP Hükümeti tarafından çıkarılan İş Kanunu ile getirilen ve çıkarılan yönetmelikle uygulamaya konulan “Özel İstihdam Büroları” ile tüm ülke, her türlü sosyal güvenlik hakkından mahrum insanların oluşturduğu, açık bir “amele pazarı” haline getirilmiştir. Bu sayede, işçi örgütlenmesi ve sendikal haklar mazide kalan bir hatıra haline gelmiştir.
11. Türkiye’de uzun yıllar halkın tasarruf meylinin çok düşük olduğu mektepli iktisatçılarca iddia edilegelmiştir. Geçimini zor sağlayan ve kıt kazancıyla borç-harç yaşayan bir toplumdan tasarruf beklemenin anlamsızlığından hiç kimse bahsetmemiştir. Halkın 35 milyona yakın bir kısmı, sistemli olarak işsiz bırakılarak, üretime hiçbir katkıda bulunmasına adeta izin verilmezken, sosyal yardımlarla ayni ve nakdi olarak desteklenerek hayatlarını idameye adeta mecbur bırakılmışlardır. Bunun finanse edilmesi için dışarıdan ve içeriden alınan döviz borçları karşılığı olarak para basılmış, bu sayede ekonomik yapıda ciddi üretim düşüşlerine meydan verilmiş, kredilendirme ve borçla yaşamaya alıştırma ile ekonomik yapıda bir depresyon yaşanmasının engellenmesi, ekonomi-politik bir tercih olarak benimsenmiştir. Bu durum yeni borçlanmalara yol açan ve uzun süre sürdürülebilirliği şüpheli bir vesayet rejimidir. Halkın genetik karakteristiği bu uygulamaların bir sonucu olarak, zaman içerisinde olumsuz yönde değiştirilmektedir. Ahlak kurallarına bağlı ve saygılı olan toplum yapısı, fırsatçı ve kap-kaççı bir ahlaksız karakter yapısına doğru şağrtlandırılmaktadır.
12. Türkiye’de halk, yürütülen ekonomik politikalar doğrultusunda biçimlendirilen sosyal yapıda “efendi-köle” ilişkisine zorlanmaktadır. Bunu kanıksayacak bir toplum yapısı, metropol şehirlerde bilhassa toplu taşıma sistemlerinin yetersizliğinden sıra-saygı ilişkisi törpülenerek de hızla oluşturulmaktadır. İşsizlik ve çaresizlik darboğazında sıkıştırılan geniş halk kitleleri “gemisini kurtaran kaptan” anlayışıyla aile bağlarından bile koparılmakta, genç kızlar kendilerini kurtarma ümidiyle kurda kuşa yem olmakta ve hiç küçümsenemeyecek sayıda bir gençlik zümresi, çok erken yaşlarda, yaşadıkları bunalımdan kurtulmanın geçici de olsa tek çaresi olarak görebildikleri, uyuşturucu ipine sarılarak heba olmaktadır.
13. Türkiye’de ölçülebilen ekonomik değerlere bir göz atacak olursak;
İç borç stoku : 200 milyar ABD Doları
Dış borç stoku: 460 milyar ABD Doları Milli gelire oranı % 59,5
İç ve Dış Borç Toplamı: 660 milyar ABD Doları
Toplam ihracat: 160 milyar ABD Doları
Toplam ithalat: (Tahmini) 200 milyar ABD Doları olarak görülmektedir.
Bu rakamlar geçtiğimiz diğer on yıllarla kıyaslandığında çok ciddi bir ekonomik büyüklüğü göstermekle beraber, ekonomik bir vesayet altında olduğumuzun somut bir delilidir.
Öyle görülüyor ki Hükümet, iktidarının ömrünü iç ve dış borçlanma miktarını arttırarak ve bu şekilde iç ve dış güç odaklarına millet kesesinden faiz adı altında haraç ödeyerek uzatma gayretindedir.
Türkiye bu ağır borç yükünü kısa dönemde üzerinden silkip atacak bir durumda değildir. Her ne kadar IMF boyunduruğundan kurtulmuş da olsak, çalışma çağındaki atıl işgücü kapasitemizi harekete geçiremediğimiz takdirde, bu vesayetin yükü altında ezilmeye devam edeceğimiz görülmektedir. Bugün ulaşmış olduğumuz ekonomik büyüklüğü kısa zamanda katlayarak aşabileceğimiz yeterli bir nüfusa, ulaşım ve iletişim alt yapısına, üretim için gerekli eğitilmiş iş gücüne sahip olmakla birlikte, yüksek teknolojik imkanlara, yeterli enerjiye ve milli sermaye gücüne sahip olmadığımızı ve buna göre değerlendirme yapmak zorundayız.
14. Türkiye, kısa vadede, İş Kanununu değiştirerek global sermayenin dayattığı efendi-köle düzenine geçişi sağlayan taşaron sistemini ve özel istihdam bürolarını ortadan kaldırarak halkının eşit vatandaşlık hakkını tekrar teslim etmeli, metropollerde temerküz eden memur düzenini zorunlu rotasyon uygulamasını başlatarak ıslah etmeli ve mevcut devlet memuru istihdamını iki katına çıkararak, eğitimli iş gücünü yeni istihdam alanları yaratarak verimli ve üretken bir hale getirmeli, üretimi destekleyen ve geliştiren devlet anlayışını yeniden tesis ederek halkına güven vermelidir. Devlet memuru kadrosunun genişletilmesi hem güvenlik hem de toplumsal uzlaşma ve kaynaşma bakımından hayati önem taşımaktadır.
14. Dünyada global sermayenin zorlamasıyla gelişen şirketokrasiye, devletsizleştirmeye ve bölünerek küçülmeye karşı duracak yeni bir anlayış ile harekete geçmek zorundayız. Bunun için milli ve yerli bir planlama sürecine ihtiyaç vardır. Öncelikli hedefimiz birlik ve beraberliğin devamı için kamu otoritesinin yeniden yapılandırılarak tesisi ile, öncelikli ihtiyaçların tespiti ve telafisi için gereken alt ve üst yapının oluşturulması ile, dünyadaki yerimizin uzlaşmacı yaklaşımlarla pekiştirilmesi yanında, tehdit unsurlarının devletler ve bloklar arasında yeniden belirlenecek işbirliği ve entegrasyon süreçleriyle teminat altına alınmasına gayret göstermeliyiz. Bu çalışmaların içeride ve dışarıda ortaya çıkaracağı riskleri gözde alacak bir devlet politikası kararlılığının, Anayasa’da belirlenen değişmez kurallara bağlı kalarak, yeniden belirlenecek bir kurallar manzumesi ile yenilenecek bir Anayasa ve yasalar ile düzenlenmesi sağlanmalıdır.
15. Türkiye devletinin 1980 İran’dan gelen, 1989 yılında Bulgaristan’dan gelen, 1989 yılı sonundan itibaren başlayıp günümüzde dahi süren eski S.S.C.B. uyruklu, 1991’de Irak’dan gelen ve son iki yıl içinde Suriye’den gelen mültecileri ülkeye kabul etme, yerleştirme ve vatandaşlığa kabul etme politikaları, nüfus yapımızı olumsuz etkileyerek, tamamen ülke düzenini sarsacak boyutlara ulaşmış, 10 milyon kişi civarında ülkeyi sahiplenmeyen ve ayrılıkçı politikalara destek sağlayan yeni nifak odaklarının ortaya çıkmasına sebep güvenlik sorunları haline gelmiştir. Bu durumun “milli devlet” yapısını ve anlayışını çökerttiğini kabul etmek gerekmektedir. Bu mülteci akını, ülke halkının bir kısmının da işsiz kalmasına yol açtığı gibi, çalışma şartlarının daha iyi hale getirilmesi sürecini tersine çevirmiş, işveren kesimin işçi kesimi üzerindeki tahakkümünü arttırmıştır.
16. AK Parti hükümetlerinin yandaş bürokrat sınıfı oluşturma çabaları, akrabalık, ayırımcılığı ve kayırımcılığıyla, bürokratik sistemin sağlıklı işleyişinin gereği olan tahsil, kıdem ve liyakat esaslarına uyulmaması sonucu, devlete ve yasalara değil, amire itaat ve sadakati esas alan vasıfsız ve niteliksiz bir yeni bürokratik sınıfın oluşmasını sağlamıştır. Ehliyetsiz ve liyakati kuşkulu bir memur zümresi vazifesini ikmalde mütereddit, vazifesini ihmalde mahir bir tutum ile, devlet dairelerinin kapılarını vatandaşa kapalı, yandaşlara açık bir kale getirmiştir. Bu ise rüşvet ve iltimas çarkının dönmesini sağlayan bir “muharrik güç” haline gelmiştir.
17. Türkiye’nin geleceğinin teminatı olacak hızlı tren, raylı sistem, duble yollar, muazzam konut edindirme projeleri, tüm illere hava alanı projeleri ve hava ulaşımının tüm illere yaygınlaştırılması, sağlık sektöründeki kara ve hava ambülans hizmetleri, tüm sosyal güvenlik kurumları ile sağlık sigorta sisteminin birleştirilmesi ve yaygınlaştırılması ile İstanbul’a yeni hava limanı, kıtaları kara ve demiryolu ile bütünleştirecek projeler ülkenin geri dönülemez ileri bir noktaya geldiğinin somut kanıtlarıdır. Bu imar ve inşa faaliyetleri esnasında, tahsil-kıdem-liyakat unsurları gözetilerek devlet bürokratik sisteminin iyileştirilmesi gecikilmeden ele alınmalı ve hızla gerçekleştirilmelidir.
18. Ülkemiz, tüm komşu ülkelerle savaş durumu halinde sorunlu ve tamamen kuşatılmış bir “ada ülke” konumundadır. Fiilen içeride ve dışarıda savaş şartları hüküm sürmektedir. Bu durumun sürdürülemeyeceği, ödenen bedellerin yükü altında devletin ve Milletin ezildiği görülmektedir. ABD ile “vekalet savaşı” sürmekte, Rusya ile ağır bedeller ödenen bir gerginlik dönemi sonunda ilişkiler düzeltilme aşamasına gelinmişken bu defa tüm dış ekonomik ilişkilerimizin % 50'sini kapsayan AB ile ilişkiler, ortaklık müzakereleri göz önüne alındığında, dondurulma noktasına gelmiştir. Tüm bu ülkelerle ilişkilerin düzeltilebilmesi kısa dönemde mümkün görülmemektedir.
19. Ülkenin adalet ve kişi temel hak ve özgürlüklerine dayalı, mesken masuniyetini esas alan, hak ve hukuk önünde akan suların durduğu, eğitimde ve istihdamda eşitliği uygulayan yeni bir sistem yapılanmasına ihtiyacı vardır. Dünyada gelişen ve yaygınlaşan, otokratik, polis devleti anlayışı yerine halkını topyekun kucaklayan yeni bir yönetim ve hem yönetenlerin hem de yönetilenlerin hesap verilebilirlik bakımından; “kanunlar önünde herkesin eşit olduğu” anlayışının, kimsenin keyfine bırakılmadan uygulandığı, yasama-yürütme-yargı erklerinin birbirinden bağımsız olmakla birlikte, eşit düzlemde birbirlerini denetleyebildiği yeni bir yönetim anlayışının hukuki temellerini tahkim etme sorumluluğumuz bulunmaktadır.
20. Herkese iş ve herkese aş temel amacı doğrultusunda, ülkenin tüm kaynakları verimli bir şekilde ve üretim ağırlıklı bir yapılanma, para sistemi de yeniden kurgulanarak hayata geçirilmelidir. Bunun için öncelikli olarak, son 30 yılda yapılan tüm özelleştirmeler yeniden gözden geçirilmeli, özelleştirlen kurum ve kuruluşların akibeti sorgulanarak, milli servet kaybına sebep olunmuşsa sorumlulardan hesap sorulmalı ve yeniden devletleştirme işlemleri derhal yapılarak, yeniden kamuya kazandırılmalı ve yeni teknolojik gerekler esas alınarak yeniden yapılandırılmalıdır. 
Ankara; Zeki ŞAHİN, Akademisyen-İşletmeci-Ekonomist.21 Kasım 2018
ENFLASYONİST EKONOMİ POLİTİKASINA DÖNÜŞ
Bir ülkede ekonomik yapı, toplumun her kesiminin, kuralları yazılı veya yazısız olarak belirlendiği biçimde ve herkesin hakkına razı olarak, bir diğerinin hukukuna tecavüz etmeden mal ve hizmet ürettiği ve bunların karşılığını geçerli para ile veya ölçülebilir herhangi bir geçerliliği kabul edilmiş bir değer olarak aldığı bir sistemde, bir diğeriyle uyumlu ve birbirini tamamlayarak çalışan mekanizmaların bütünüdür. Bu sistemi değişik enstrümanların bir araya geldiği bir orkestraya ya da farklı fonksiyonları olan muhtelif organların oluşturduğu herhangi bir canlı organizmaya benzetebiliriz. Nasıl ki orkestrada farklı sesleri dile getiren değişik tür ve sayıda enstrümanlar aynı besteyi icra ederse ve canlı bir organizmada farklı organların, bütünü korumak ve yaşamayı sürdürmek için üstlendiği değişik görevler varsa ve nasıl ki orkestrada şef, organizmada ise beyin tüm sistemi sevk ve idare ediyorsa ve böylece duruma ve amaca uygun hareket sağlanıyorsa; ekonomik sistem de yalnızca farklı sektörlerin basit bir bileşeni değil, aynı zamanda sosyolojik, politik ve teknolojik faktörlerin de dahil olduğu çok karmaşık bir ilişkiler sistemidir bu sistemde de, orkestrada şefin, organizmada beyinin icra ettiği fonksiyonu üstlenen bir koordinasyon ve kontrol mekanizmasına ihtiyaç vardır... Orkestranın başarısı veya başarısızlığı sadece orkestra şefinin bilgi ve beceri düzeyi ile değil; orkestra elemanlarının eğitim düzeyi enstrümanlardaki akord ve diğer fiziki koşullara da bağlı olduğu gibi, canlıorganizmanın sağlığının beyinde veya diğer organlarında sistemin düzgün çalışmasını engelleyen herhangi bir enfeksiyon veya travma nedeniyle bozulması gibi, ekonomik sistemi oluşturan parçalarda da bozulmalar ortaya çıkabilir ve uyum bozulabilir veya verim azalabilir. Böyle bir durumda problemin tespit, tahlil, teşhis ve tedavi süreci başlatılır. Ekonomik düzen, birbirine bağlı ve farklı faaliyetlerin ortaya koyduğu karmaşık yapısı ile bir senkronizasyon bozukluğunu uzun süre taşıyamaz ve zincirleme bir reaksiyonlar biçiminde tüm sistem çöküntü içine girer. Ekonomik sistem bileşenlerinden birinde ortaya çıkan bir bozukluk sosyal ve siyasal yapıda da çözülmeye ve bu da gelişmeyi engelleyerek, önce teknolojide ve sonra her şeyde genel bir gerileme sürecine girilmesine neden olur.
Ülkemizin en ciddi ve çözüme muhtaç sorunu enflasyon
Ülkemizin en ciddi ve çözüme muhtaç sorunu olan “enflasyon”; ekonomi biliminin en önemli parametrelerinden birisidir ve 40 yıldır Türk Milletine anlatıldığı ve halkın aldatılarak soyulmasının kaderi olduğuna inandırıldığı gibi, nereden geldiği belli olmayan bir ucube ve kendiliğinden zuhur eden baş edilemez yedi başlı bir canavar değil, tam aksine, “ölçülebilir, kontrol edilebilir ve bir kesimden diğer kesime servet transferi” amacıyla Hükümetlerce kullanılan bir araçtır. Enflasyon, gelişmiş ülkeler halklarının sosyal kesimler arasında yüzyıllar süren büyük savaşların sonucunda ulaştığı “social consensus-sosyal uzlaşma” sayesinde, işlevsel bir demokratik sistemini kurmuş ve sömürge ya da yarı sömürge olmayan ülkelerde çok düşük, hakim sınıflarla vuruşularak hak edilmiş bir “demokratik” düzen kuramamışülkelerde, müstemleke ya da yarı müstemleke halinde,demokratik olmayan veya güdümlü ürünü hükümetler tarafından, ekonomik sistem içinde belli bir kesime diğer kesimlerden değer aktarmak yani servet transferi yapmak için kullanılan, toplumun tüm değerler sistemini, birlik-beraberlik-kardeşlik ve adalet anlayışını yok eden en tehlikeli, fakat bu amaçlara uygun olarak kullanılabilen ve tahrip gücü en yüksek bir silahtır. Bu aracın-silahın hükümetler tarafından kötü niyetle kullanılması ekonominin sinir sistemini kısa zamanda felç eder ve sistemde genel bir çöküntü yaratır ve bu çöküntü “ekonomik krizler” şeklinde, her defasında bilhassa orta sınıf ve alt orta sınıf üzerindeki yıkım etkisi daha şiddetli bir biçimde ortaya çıkar. Hele fakir-fukara ile garip-guraba enflasyonist politikalarla daha rezil ve sefil bir hayata mahkum olur.
Enflasyona dayalı gelişme(!) politikası, sosyal uzlaşmayı ve adaleti sağlayamamış, gelişememiş veya gelişmekte olan ülkelerde uygulanmaktadır. Bu ülkeler Arjantin, Brezilya, Meksika, Şili ve sair Orta ve Güney Amerika ülkeleriyle Orta Doğu ve Güneydoğu Asya ve bazı Afrika ülkeleri gibi karmaşık demografik yapıya sahip Devletlerde iktidarı ele geçiren güçler tarafından, muhalefet eden veya etmeyen diğer taraflar aleyhine, kendilerini zenginleştirmek ve diğerlerini fakirleştirmek için, en etkili ve ucunda susturucu takılı, sessiz bir silah olarak kullanılmaktadır.
Avrupa Birliğine katılan ülkelerde, Maastritcht kriterlerinin zorunlu kıldığı üst yasalar ve anlaşmalarla sağlanmış sosyal uzlaşma sonucu iki haneli enflasyon rakamları tek haneli rakamlara düşürülmüş bulunmaktadır. Bunun tek istisnası Türkiye’dir ve Hükümetler büyük bir özenle Maastritcht kriterlerinden söz etmez ve ettirmez iken, Kopenhag kriterlerini ısıtıp ısıtıp kamuoyunun gündemine kışkırtıcı bir biçimde getirmeyi, asıl somut olaylarla dolu gündemi saklayarak, üzerinde toplumun geneli veya çoğunluğu tarafından asla uzlaşılması mümkün olmayan soyut kavramları, halkı bununla birbirine düşürerek oyalamayı “her dönem için geçerli” bir taktik olarak benimseyerek kullanmayı uygun görmektedirler.
Sosyal uzlaşmaya sahip iken enflasyona dayalı politika uygulayan tek ülke İsrail’dir ve bu yıkıcı etkisi son derecede yüksek olan ekonomik silahı, 1967 savaşı ile “zoraki vatandaş” olarak ilhak ettiği Filistin ahalisinin taşınır ve taşınmaz mal ve mülkünü gasp etmek için kullanmışancak bu arada, hemen hemen tamamı şu veya bu şekilde maaşlı Devlet görevlisi olan, İsraillileri kendi icatları “eşel-mobil” sistemi ile korumuştur. Filistinliler yeteri kadar fakirleştirildikten ve ekonomik mukavemet gücü kırıldıktan sonra, uygulanan bu yüksek enflasyon politikası, amaç hasıl olduğu için, derhal terk edilerek normale dönülmüştür.
Enflasyonun ekonomik sistemdeki etkisini ve sonuçlarını, organizmada ortaya çıkan bir kanser tümörüne benzetebiliriz. Toplumun belirli kesimlerine servet transferi amacıyla uygulanan bir enflasyonist politika ile aşırı beslenen kesim anormal olarak büyür ve organizmanın normal dengesini bozarak hastalanmasına ve sürüm sürüm sürünmesine yol açar. Bu halkına düşman kesimin tek endişesi sosyal patlamadır. Onu da düzmece ideolojiler ortaya atarak, halkta hiçbir karşılığı olmayan, sarı sendika karşılığı sahte muhalefet grupları ve partilerli ortaya çıkarıp medyada bunları parlatarak halkın gazını almak için kullanırlar. Toplumda var olan Bu kanserli bölge tedavi edilmezse, uzun vadede kanserin “öldürücü” etkisini engellemek imkansızdır. Organizmanın ölümü, organizmanın türüne ve hastalıklara karşı dayanma gücüne göre değişir. Bazan ölüm birden gelir. Bazan hastalık yıllarca sürebilir veya zayıflayan organizma, normal koşullarda öldürücü etkisi olmayan başka bir nedenle, “zamansız” da ölebilir. Hastanın ameliyatı ile bozulmuş kısım vücuttan çıkarılır. Ekonomide bunun anlamı“dışarıya para ve servet transferidir”. Bazı durumlarda hasta ameliyat edilmez ve çok pahalı ilaç ve ışın tedavisine ihtiyaç olur. Bunun ekonomik ifadesi “iç ve dış borçlanmadır”. Her iki durumda da tam bir iyileşmeden söz edilemez ve vücut eski gücüne asla kavuşamaz ve aslında kavuşmasına izin verilmez.
Enflasyon ile servet aktarılan toplum kesimini insan vücuduna girmiş bir bağırsak parazitine de benzetebiliriz. Alınan gıdaların çoğu bağırsak paraziti tarafından emildiği için, alınan tüm besleyici gıdalara rağmen, vücut hasta ve çelimsiz görünür. Bağırsak paraziti ise semirdikçe semirmektedir ancak parazit semirdikçe daha fazla besine ihtiyaç duyar ve vücudun beslenmesine daha az besin kalır. Alınan tüm gıdalara rağmen sadece parazit büyüdükçe büyür ve vücut daha da güçsüz ve çelimsiz kalır. Vücut yaşadıkça parazit gelişir de gelişir ve vücudun zafiyeti onu hiç etkilemez. Bu durumun ekonomik izahı ise “içimizdeki Danimarka” da denilen ve enflasyonist politikalarla semirtilmiş kesimin, alınan iç ve dış borçların daha çoğunu emerek gittikçe semirmesi ve ülke ekonomisinin yatırım ve üretim eksikliği yüzünden daha kırılgan ve güçsüz, bu kesimin dışında kalanların ise daha fakir ve yoksul hale gelmesidir.
Son yapılan hesaplamalara göre, Türkiye’de kişi başına düşen ulusal gelirin 14.000 USD olduğu görülmektedir. Bu zenginliğin 12.000 USD kadar miktarı “bağırsak parazitleri” tarafından emildiği için, halkın büyük çoğunluğunun 2000 USD civarında bir kişi başına ulusal gelir düzeyine, istese de istemese de razı edildiği sonucu çıkmaktadır. Gerçekten fiili durum da budur.
İş başına gelen hükümetler, halkın beklentilerini ve haklı taleplerini kısıtlamak için, ülkeyi olduğundan fakir göstermekte ve “enkaz devraldık” edebiyatı yapmakta yarışırlar.
Acı gerçek ise ülkede % 1 nüfusa sahip bir kesimin, ulusal servetin % 80 kadarını kontrol ediyor olmasıdır. Soyal yardım olmadığı takdirde yaşama gücü kalmamış 44 milyon insanın sürekli ve makul düzeyde gelir getirecek hiç bir işi gücü ve yarını yoktur. 44 milyon insan, asgari ücret ile aile geçindirmeye mahkum edilmiştir.
ENFLASYONUN ACI BİLANÇOSU
Türkiye ekonomisi, bilinçli bir şekilde ve sistemli olarak, tam bir jenerasyon ömrünü kapsayacak zaman aralığı boyunca, güdümlü demokrasinin “şahsi emellerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit etmiş bedhahları” tarafından temsil edilen Hükümetleri eliyle, enflasyon aracının Türk Milletine karşı insafsızca kullanıldığı ve kendini besleyen canavara dönüştürüldüğü, mevcutlarına el konulduğu yetmiyormuş gibi, iç ve dış borçlanma politikaları ile geleceğine de ipotek konulduğu, umutların tüketildiği, toplumun büyük çoğunluğunun iş ve aş bulma konusunda çaresizlik içinde bırakıldığı, insanların “yarın” endişesi içinde bırakılarak, insan psikolojisinin en alt basamağı olan “sadece hayatta kalmak ve bunun için gerekli olan fizyolojik ihtiyaçlarının tatminine yönelmek” derecesine alçaltılmasına yani “hayvanlaştırılmasına” ve bunun sonucu olarak; “güvenlik” ve “aidiyet” ihtiyaç psikolojisinden uzaklaştırılmasına ve bu şekilde “insan” ve “millet olma” bilincinin törpülenmesine, “mandacı” ruh haline sokulmasına ve tüm “emperyalist” saldırılara karşı kendini savunma refleksinin bertaraf edilerek, “savunmasız” ve “açık hedef” haline getirilmesine yol açılmıştır.
Bugün toplumun büyük çoğunluğu, ekonomik krizlerle destekli, büyük bir psikolojik savaş harekatından “mağlup” olarak çıkmıştır. Bugün halk arasında, “vatan-millet-Sakarya” tekerlemesi dillerde bir “istihza ve sinkaf” malzemesi olarak kullanılmaktadır.
Bir süre AB-Avrupa Birliği Maastricht Kriterlerine uyacağı izlenimini veren AKP Hükümetleri, iç ve dış güç odaklarının baskıları ve iktidara daha uzun süre daha tutunma tutkusu ve hatta mecburiyeti sebebiyle iki dönemdir gizlice enflasyonist ekonomi politika uygulayarak ve Başkanlık Sistemi ile de bunu adeta milletin burnuna zorla dayayarak sürdürmeyi tercih etmiştir.
Enflasyonist ekonomik politika ve yüksek döviz kuru uygulaması sadece ve sadece zengini daha zengin ve fakiri daha fakir yapan ve müstemleke ahalisini “bir lokma bir hırka” ile yaşamağa mahkum eden efendi/köle düzenidir. Bu düzeni yeni ayağını ve zımnı kabulünü Hükümet "Kıraathane" ile ortaya koymuştur. Tüm dünyada "sınıfsız toplum" olarak bilinen Türk Milleti "fakir/zengin" olarak "cebren ve hile ile" iki ayrı sınıfa bölünmek istenmektedir.
Ankara; Zeki ŞAHİN, Akademisyen-İşletmeci-Ekonomist.21 Kasım 2018
ZEKI SAHIN <zekisahin@yahoo.com>

19 Kasım 2018 Pazartesi

Kemalizm Sahalara Dönüyor "AÇIK GÖRÜŞ"Alınganlık Kemalizmin üzerinde alüminyumdan yapılmış bir zırh gibi durmakta. Bu kadar zayıf bir zırhın Kemalizmi nasıl koruduğu muammasının sırrı ise, şimdiye kadar hakikaten bir zırha sahip olduğunu sanan muarızlarının gerçek darbeler vuramamış olmasında saklı.

KEMALİZM SAHALARA DÖNÜYOR
Alınganlık Kemalizmin üzerinde alüminyumdan yapılmış bir zırh gibi durmakta. Bu kadar zayıf bir zırhın Kemalizmi nasıl koruduğu muammasının sırrı ise, şimdiye kadar hakikaten bir zırha sahip olduğunu sanan muarızlarının gerçek darbeler vuramamış olmasında saklı.
Modern dünyanın en karakteristik icadı
Modern dünyanın en karakteristik icadı olan ideolojiler birbirlerinden çok farklı karakterlere sahipler. İdeolojilerin birbirinden ayrıştığı yegane nokta kendilerini nasıl ortaya koydukları ve var ettikleri noktası değildir. Aksine, ideolojiler kendilerini dış baskılardan ve yok olmaktan hangi refleksler ile korudukları noktasında da farklılık arz eder. Marksist ideolojiler (Ki birbirine benzeyen ancak farklılık arz eden irili ufaklı pek çok türünden bahsedebiliriz) kendilerini var oluş ve yükseliş süreçlerinde emek sermaye çelişkisinin yarattığı hoşnutsuzluk ile ortaya koyarken aynı zamanda bu motivasyon ile de korur. İktidara geldiği demde ise söz konusu ideolojilerin baskıcı bir yöntem ile kendilerini korudukları tarihi tecrübe ile sabit. Üstelik bu baskıyı “proleter diktatörlük” olarak adlandırarak fikrî savunusunu da yapmayı başaran bu ideolojiler, bunun haricinde bir savunma mekanizmasını devreye sokmayı başaramadıkları için bila istisna bir başarısızlık hikayesi ile tarih sahnesinden çekildi. Castro sonrası Küba’yı, Şi Cinping’in Çin’ini yahut Chavez’in 21. yüzyıl sosyalizmi olarak adlandırdığı şey ile şekillendirdiği Venezüella’nın ne oranda sosyalist oldukları ve varlıklarını sürdürdükleri başka bir tartışmanın konusu. Buna mukabil faşist ideolojilerin kendilerini ancak bir şekilde iktidarda iken ortaya koyma kabiliyetine sahip olduklarına ve kendilerini devlet aygıtı ile koruduklarına dünya tarihi şahit oldu. İktidardan uzaklaştıkları demde ise faşizm kendisini ancak agresyon ile muhafaza etmeye gayret etti. Zira ideolojik arka planı başka türlü bir savunmaya izin verecek kadar zengin değildi ve bu bakımdan her zaman Marksizmin çok gerisinde kaldı. Liberalizmin en büyük kalkanı ise yarattığı özgürlükçü hava oldu, kendisine inananlar bu özgürlüğün büyüsü ile liberal düşünceye sahip çıktı. Ancak söz konusu ideoloji tiplerinin hiçbirisi Kemalizm kadar nev-i şahsına münhasır bir savunma mekanizmasına sahip olmadı. Kemalizm devlet yönetiminde güçlü olduğu her dönemde kendisini devlet aygıtı ile koruyup tahkim ederken, karakteristik farklılığını iktidardan uzaklaştığı dönemlerde ortaya koydu. Hiçbir ideolojinin kalkan olarak kullanmayı akıl edemediği (en azından benim hatırıma benzer bir örnek gelmiyor) alınganlık zırhını kuşandı ve muarızlarının kendisine birkaç mızrak boyundan daha fazla yaklaşmamasını sağladı.
‘Ayıptır’ hududu
Alınganlık Kemalizmin üzerinde alüminyumdan yapılmış bir zırh gibi durmakta. Bu kadar zayıf bir zırhın Kemalizmi nasıl koruduğu muammasının sırrı ise, şimdiye kadar hakikaten bir zırha sahip olduğunu sanan muarızlarının gerçek darbeler vuramamış olmasında saklı. O kadar ki, fiktif bir inciticiler listesine sahip olan Kemalizm, muarızlarını toplumsal uzlaşı ve devletin refahı gibi hassas değerleri muhafaza etmek namına belli bir hududun gerisinde tutuyor ve kendisine yaklaştırmıyor. Üstelik bu zırhın karakteri, kendi müntesipleri haricindeki kimselerin dahi kendisine sık sık taraf olması neticesini doğuruyor. Bu zırh bir ideolojinin sahip olabileceği en esnek zırh olarak önümüzde duruyor. Kemalizmden başka bir ideolojinin ise bu zırhı kuşanmasının mümkün olmadığı bir hakikat olarak karşımıza çıkıyor. Zira söz konusu alınganlık zırhı, kendisini Türk insanının “ayıptır” hududuna dayaması ile tahkim ediyor. Bu son derece alaturka bir buluş, ancak Kemalizmin gücünün sırrı tam olarak bu dinamikte temerküz ediyor. Kemalizmin iktidardan ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın bir türlü yıkılmak bilmeyen bir heyula gibi karşımızda duruyor oluşunun sebebi tam olarak bu duygusal bariyer. Atatürk’ün şahsı üzerinden bir duygusal anafor, bu anafordan bir Atatürk kültü yaratmak ve bu kültü kendisini var kılacak şekilde sürekli olarak dönüşen dinamik bir yapı olarak tasarlamak Kemalizm’in en büyük başarısı. Kemalizm’e yönelik girişilen her sert eleştiri “Atatürk’ün aziz hatırası” duvarına çarpıyor. Oysa Atatürk’ün şahsının bir bahis mevzuu olmadığı eleştiri noktalarında dahi Atatürk’ün bizzat kendisi bir kalkan olarak öne konuyor. Bu her şeyden önce Atatürk’ün, üzerinden toplumun ayrıştığı bir kimse haline gelmesine hizmet ediyor. Trablusgarb, Çanakkale, İstiklal Harbi cephelerinin kahramanı ve kurucu cumhurbaşkanı sıfatlarını haiz Mustafa Kemal Paşa’nın tüm bu ayrışma objesi haline getirilme çabalarına rağmen toplumun geniş kesimlerinde kredisi büyük.
Hatırşinas Türk insanı
Hatırşinas Türk insanı, günahı ve sevabı ile Atatürk’ün şahsını kabullenmiş, son kertede “ölünün ardından konuşulmaz” diyerek beşeri kabahatlerini mevzu etmemeyi tercih eden bir refleksi ortaya koymuştur. İşte bu büyük kredi, Kemalizm tarafından kendisini tahkim etmekte kullanılan bir kapital haline getirilmiş durumda. Kemalizm’in icadı olan alınganlık zırhının yumuşaklığı nispetinde esnek ve güçlü oluşunu sağlayan kapital de işte bu kredi. Kemalistler sürekli bir alınganlık içinde “Mustafa Kemal Atatürk’e ve aziz hatırasına” saldırıldığı şayiasını alem yapmış vaziyetteler. İnsanî sınırlardaki her türden eleştiri, mizah, analiz vb. söz konusu Atatürk’ün değil şahsına, kültüne dahi yöneltilmiş olduğunda alınganlık mekanizmaları devreye giriyor. Böylelikle Kemalizm zırhını bir kez daha parlatıyor. Pek çoğumuzun sürekli olarak “Atatürk’ü seviyor musun?” sorusuna muhatap oluyor ve cevap vermek zorunda bırakılıyor oluşu işte bu yüzden. Elbette bu zırhın icadı ve kullanımı dahiyane bir fikir; bununla birlikte Kemalizm açısından aynı zamanda bir mecburiyet. Zira Kemalizm ideolojik arka planı son derece zayıf ve müntesiplerini kendisine ancak duygusal medyuniyet bağları ile bağlayan bir ideoloji. Bu sebeple iktidardan uzaklaşması ile birlikte Kemalizm ancak bu duygusal zırhı kuşanmayı başarabiliyor. Belki de bulabileceği yegane zırhın, teoride kendisini koruması mümkün olan her türlü zırhtan daha sağlam oluşu ise Kemalizmin talihi.
Kemalist alınganlık
Mine Kırıkkanat katıldığı bir televizyon programında “Arkadaşlarıma dedim ki, artık Atatürk ilahım. 10 yıl önce Atatürk’e tapıyorum demezdim, ama artık Atatürk’e tapıyorum dedim. Arkadaşlarım da aynı şekilde dediler ki, “Mine, aynı fikirdeyiz. Çünkü bundan 10 yıl önce biz ilk cumhuriyet döneminin kusurlarını da görüyorduk. Atatürk’ü severdik ama küçük kusurlarını da görürdük. Şimdi ise bir kusur bulana çakacak vaziyetteyiz. Yani artık o kadar kinliyiz” dedi. Kırıkkanat’ın “ilahım” dediği Atatürk bu bakımdan Mustafa Kemal Atatürk değil, Atatürk kültü. Zira Kırıkkanat’ın kafasındaki ilah tasavvuru pagan bir ilah. İn Personam kullarının saygısını hak etmiyor, aksine fonksiyonu ile saygıyı hak ediyor. Bu bakımdan Kırıkkanat’ın ilahı olan Atatürk kültü bir koruyucu tanrıdan başka bir şey ifade etmiyor. Ancak bu sözlerde asıl tartışılması gereken şey Kırıkkanat’ın kendisine bir ilah bulmuş olması değil. Aksine Kırıkkanat’ın olgun insan taklidi yapan ve bir dönem otokritik refleksine sahip olduğunu iddia eden edası benim daha fazla dikkatimi celb ediyor. Zira Kemalist alınganlık bu öneriye göre bir reaksiyon suretinde ortaya çıkmış olmalı. Oysa yukarıda da izah etmeye çalıştığım şekliyle Kemalizm bu alınganlığa tabiatı icabı mahkum. Kemalistler sahip oldukları agresif tutumu bir reaksiyon olarak açıklayadursunlar, biz onların cemaziyelevvellerini bildiğimiz için bu sözler bize ikna edici gelmiyor. Zira bırakın dışarıdan gelecek eleştirilere tahammül etmeyi, içeriden gelen ve objektiflik kaygısı taşıdığı düşünülen yorum ve analizler de sürekli olarak bu alınganlık duvarına çarptı. Can Dündar’ın Mustafa filminin kopardığı vaveyla dün gibi hatrımızda. Dündar beşer tarafı fazlasıyla ön planda bir Atatürk resmi çizdiği için paydaşlarını gücendirmemiş, kıyasıya eleştirilmemiş miydi?
Son büyük kavga
10 Kasım törenleri esnasında Edirne’de yaşanan ve nihayetinde bir üniversite öğrencisi kadının tutuklanması ile sonuçlanan hadise temel bir muammaya sahip. Şüphesiz bu muamma söz konusu kadının çıkışının provokatif maksatlı ve kurgulanmış olup olmadığı sorusu. Ancak muamma olmayan bir gerçek var ki, o da protestocu kadının sözlerinin Atatürk’ün şahsına yönelik hakaret olmadığı, aksine Atatürk kültüne yönelik bir çıkış olduğu gerçeği. Kemalistlerin Atatürk kültüne nasıl yaklaştıklarına yönelik bir çıkış olarak görülmesi gereken bu protestonun Atatürk’e hakaret olarak yorumlanması genç kadının tutuklanmasına sebebiyet verdi. Üstelik parkta oyun oynayan çocuklara nişan alarak ateş eden sapıkların tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığı ve hepimizin hukukun kifayetsizliğine isyan ettiği bir ortamda. Akabinde Uğur Koç isimli vatandaşın sosyal medyada yer alan “Dün akşam yediğim kemal paşayı rahmetle anıyorum” paylaşımını hakaret olarak kabul etti mahkeme. Paylaşımda yer alan kemal paşa tatlısı resmi, yenildiği ifade edilen şeyin Mustafa Kemal Paşa değil, kemal paşa olduğunu ortaya koymaktaydı. Buna rağmen söz konusu genç tutuklandı. Tüm bu tutuklamaların ne anlama geldiğini bulmalıyız.
Türkiye tarihinin şüphesiz en güçlü sağ iktidarı olan AK Parti’ye karşı dönem dönem sahaya çıkarılan farklı aktörler ile bir direnç ortaya konmaya çalışıldığı muhakkak. Bütün bu aktörlerin başarısız olduğu demde, Galatasaray’ın her muhtaç olduğu dönemde Fatih Terim’i göreve getirmesi gibi Kemalizm yine oyuna sokuluyor. Yorulduğu ve yıprandığı demde nadasa çekilen bu büyük oyuncu yeniden; üstelik 28 Şubat yıpranmışlığından ve üzerine yapışan “baskıcı ve zalim” yaftalarından kurtulmuş, Erdoğan iktidarının zulmüne maruz kalmış bir mazlum kılığına sokulmuş yepyeni bir surette sahalara dönüyor. Verilen mesaj açık: Türkiye’de sağ muhafazakarlığa karşı oluşturulacak direncin en yıkılmaz kalesi, pek çok kesimden insanı bünyesinde toplaması en muhtemel aktör olan Kemalizmdir! Yukarıda zikredilen tutuklamalar, Danıştay’ın “Andımız” kararı, Türkçe ezan tartışmaları vb. söz konusu aktörün ne kadar güçlü olduğunun ilanı olarak, her kesimden muhalife çatısı altında bir toplanma davetiyesidir. Tazelenmiş ve duygusal olarak beslenmiş bir Kemalizm son büyük kavgasını vermek üzere sahneye çıkıyor. Üstelik en bilindik özelliklerinin yanına hiç bilmediğimiz, tanımadığımız yeni özellikler katmış, modifiye edilmiş bir Kemalizm olarak.
[M. Taceddin Kutay/Türk Alman Üniversitesi] - kutay@tau.edu.tr

14 Kasım 2018 Çarşamba

ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNDE BİRLEŞMEK "Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN" Türkiye Cumhuriyeti yirminci yüzyılın başlarında kurulmuş olan bir milli devlettir. Milli devletler tarih sahnesine çıkarken Türk ulusu da kendi milli devletini Türkiye Cumhuriyeti adı altında kurarak, dünya sahnesine çıkmıştır.

ANKARA KALESİ
"ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ'NDE BİRLEŞMEK"
Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN 
Türkiye Cumhuriyeti yirminci yüzyılın başlarında kurulmuş olun bir milli devlettir. Birinci Dünya Savaşı ile beraber Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden sonra ortaya çıkan merkezi ülkede Türkler Misak-ı Milli sınırlarını ilan etmişler, bu sınırlar içindeki ülkede bir ulusal kurtuluş savaşı vererek kendi milli devletlerini kurmuşlardır. Bu durumu son derece normal karşılamak gerekir; çünkü Fransız Devrimi ile beraber bütün imparatorlukları dağıtan ve tarih sahnesine ulus devletleri çıkaran bu süreç ortaya çıkmıştır. Fransız Devrimi sonrasında bütün Avrupa ülkeleri birer milli devlete dönüşürken, yirminci yüzyılın başlarında da devlet yapılarının millileşmesi süreci Avrupa üzerinden dünyanın çeşitli bölgelerine yayılmıştır. Milli devletler tarih sahnesine çıkarken Türk ulusu da kendi milli devletini Türkiye Cumhuriyeti adı altında kurarak, dünya sahnesine çıkmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı ve geleceği
İmparatorluktan ulus devlete geçerken, Türklerin emperyalizme karşı vermiş olduğu ulusal kurtuluş savaşının önderi Mustafa Kemal Atatürk olduğu için, Türk milletine milli devletini kazandıran liderliği Atatürk yapmıştır. Bu nedenle, bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti Atatürk’ün eseridir. Zaten kendisi de en büyük eseri olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni ilan etmiş ve bu eserin korunması görevini Türk ulusunun gelecekteki kuşaklarına vermiştir. Türk ulusu da, milli devletini kuran önder Atatürk’ün izinden giderek Türkiye Cumhuriyeti’ni yirmi birinci yüzyıla taşımıştır. Yeni yüzyılda yepyeni bir dünya düzeni kurulurken, dünyanın merkezi bölgesinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı ve geleceği yoğun bir tartışma ortamına sürüklenmektedir.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında milli bir devlet olarak ortaya çıktıktan sonra Türkiye Cumhuriyeti devlet olarak toparlanabilmek ve temelleri sağlam atabilmek için bir süre içine kapanmış ve İkinci Dünya Savaşı tehlikesinden bu tutumla kurtulmuştur. Bütün Dünya İkinci Dünya Savaşı’nda karışırken, içe kapanan Türkiye böylesine tehlikeli bir dönemi atlatabilmiş ve varlığını korumanın ötesinde geliştirerek, soğuk savaş döneminin son yarısında bağımsız devlet kimliği ile dünya sahnesindeki konumunu koruyabilmiştir. Devleti kuran Atatürk yeni siyasal yapılanmanın hem modelini belirlemiş hem de geleceğe dönük politikasının temellerini atmıştır. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti devleti denilince akla ilk gelen Atatürk’tür; çünkü bu devlet ve siyasal rejim bütünüyle onun çizdiği doğrultuda oluşan bir modeldir. Türkiye denilince, Atatürksüz bir değerlendirme yapılamaz, yapılırsa bu Atatürk modeline ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ters düşer. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün bir milli devlet yapısına sahip olduğu için Türk Anayasası’nda, devlet biçimi olan Cumhuriyet’in temel niteliklerinin en başında Atatürk Milliyetçiliği kavramı yer almaktadır. 1982 Tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın genel esaslar kısmında yer alan birinci maddede Türkiye Devleti’nin bir Cumhuriyet olduğu belirtilmektedir. İkinci maddede Cumhuriyet’in nitelikleri sayılırken, “Atatürk Milliyetçiliğine bağlı” kavramına yer verilmektedir. Bu tanımlama Anayasanın ikinci maddesine ve değiştirilemeyecek kısmına bir süs olsun diye konulmamıştır. Böylesine bir maddenin Anayasanın başlangıcında yer alması bir anlamda devletimizin dayanmış olduğu Atatürk modelinin anayasal güvence altına alınmasını sağlamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gövdesini ve çatısını kuran TC Anayasasına göre, devletimiz Atatürk Milliyetçiliğine dayanan bir milli devlettir. Bütün milli devletler kendi milletlerinin milliyetçilik anlayışına dayanarak tarih sahnesine çıkarken, Türkiye Cumhuriyeti neden Türk milliyetçiliğine değil de Atatürk Milliyetçiliğine dayanmaktadır? Bu sorunun yanıtı, Türk Devleti’nin siyasal yapılanması ile yakından ilgilidir.

Türkler tarih sahnesine on bin yıl önce Orta Asya’da çıkmışlar ve göçebe bir toplum olarak Asya ile Avrupa kıtalarının belirli bölgelerinde yaşayarak tarihin her döneminde Türk devletleri kurmuşlardır. Bu çerçevede genel olarak Türk milliyetçiliği Türk dünyasını çağrıştırmaktadır. Bugün Türkler, Doğu Avrupa’da, Karadeniz kıyılarında, Kafkas bölgesinde, Orta Asya’da, İran’da, Anadolu’da ve Ortadoğu ülkelerinde tarihin bir uzantısı olarak yaşamaktadırlar. Bu kadar geniş bir bölgeye yayılan Türkleri esas alan genel anlamda bir Türk milliyetçiliği Misak-ı Milli sınırlarını aşacağı için ve Turancılık anlamında Türklerin geleceğe dönük bütünleşmesini gündeme getireceği için, devletimizin kurucusu Mustafa Kemal Türk milliyetçiliğini Misak-ı Milli sınırları içindeki Türkiye’nin geleceği için düşünmüştür. Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Türk dünyası Sovyet imparatorluğunun esareti altına sürüklenirken, Anadolu ve Balkan Türklerini Atatürk, bir ulusal kurtuluş savaşı sonrasında bağımsız bir devlete doğru yönlendiriyordu. O’nun bu çabalarının başarıya ulaşması ile Türkler ilk bağımsız milli devletlerini, dünyanın merkez toprakları üzerinde ve Anadolu’yu esas alarak kuruyorlardı. Milliyetçilik cereyanları dünyanın çeşitli devletlerini milli bir yapıya dönüştürürken, Türklere de ilk milli devletlerini Anadolu toprakları üzerinde kazandırıyordu. Türkiye Cumhuriyeti batıdan kaynaklanan milli devlet döneminin bugünkü örneklerinden biridir ve bu yapısı ile Atatürk’ün eseridir.

Atatürk’ün milliyetçilik anlayışına göre kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti Kuvayı Milliye döneminden gelme bir dayanışma içinde Türk Milletinin bütünü tarafından korunurken, daha sonraki dönemlerde demokrasiye geçilmesiyle beraber Atatürkçülerle milliyetçilerin yollarının ayrıldığı görülmüştür. Atatürk’ün izinden gidenler, O’nun ilkelerini Atatürkçülük ya da Kemalizm başlığı altında bir bütün olarak savunurken, milliyetçiler giderek Atatürk’ten uzaklaşmışlar ve Türk dünyasının etkisi altına girmişlerdir. Türk dünyasının ağırlığı dünya sahnesinde ortaya çıktıkça Türkiye’deki milliyetçi kesim, Atatürk’ün devlet modelinin dayandığı Misak-ı Milli sınırlarının dışına çıkarak Türk dünyasına hedef alan bir Türk milliyetçiliğine kaymışlardır. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, Atlantik güçlerinin baskısıyla Türkiye demokrasiye girince yeni dönemde milliyetçilik Atatürk’ün partisinin dışına çıkmış ve ayrı bir parti olarak örgütlenmiştir. Milliyetçiliğin dincilikle beraber ayrı partiler halinde örgütlenmesi ile beraber, Türkiye’de amerikan modeli iki partili sistem değil ama merkez sağ ve merkez sol partilerle beraber milliyetçi ve de dinci parti örgütlenmeleri gündeme gelmiş ve Türk siyaset sahnesi dört partili bir yapıya oturmuştur. Dört partili yapıda milliyetçilik ayrı bir parti çatısı altında örgütlenirken, Atatürk’ün partisinin milliyetçilik ilkesi geride kalmış ve Türkiye’deki gayrimüslim unsurların etkisiyle, Atatürk’ün partisi milliyetçi bir parti olmanın ötesinde laikliği savunan laikçi bir parti konumuna sürüklenmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti bir milli devlet olarak tarih sahnesine çıkarken, imparatorluğun son dönemi olan İkinci Meşrutiyet yıllarında kurulan Türk ocaklarının önde gelen bir rolü vardır. İmparatorluktan milli devlete geçilirken, daha önceleri Genç Osmanlıların oluşturamadıkları Osmanlı milletini Türk ocaklarının öncülüğünde önceleri İttihatçılar, daha sonraları da Kemalistler, yeni dönemde Türk Milleti olarak tarih sahnesine çıkarabilmişlerdir. Ulusal kurtuluş savaşını yaparken, milli devleti kurarken ve daha sonraları da Türkiye Cumhuriyeti’ni korurken beraberce hareket eden milliyetçiler, Atatürkçüler ya da Kemalistlerin yolu, demokrasiye geçilmesiyle beraber ayrılmış ve soğuk savaş döneminin koşulları ile de bu ayrılık giderek kemikleşmiştir. Milliyetçilik Atatürk’ün dışında örgütlenirken, Türk dünyasını esas alarak yeni bir tür Turancılığa yönelirken, Atatürkçüler de Mustafa Kemal’in en büyük eseri olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Misak-ı Milli sınırları içinde korunmasına ve o dönemde kurulmuş olan ilk ve tek bağımsız Türk devleti’nin ayakta kalabilmesi için mücadele vermişlerdir. Atatürk sonrasında, tek parti döneminde, koruyucu politikanın öne geçtiği ve bu nedenle içe kapanarak hızlı bir gelişme ve kalkınma seferberliğine kalkışıldığı görülmektedir.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, Atatürk’ün partisi Avrupa Birliği’ne yönelirken milliyetçilikten biraz uzaklaşmış ve Hıristiyan Avrupa nedeniyle laiklik ilkesine daha çok önem verir bir duruma gelmiştir. Milliyetçi kesim ise, Avrupa Birliği’ne mesafeli olarak, Türk milliyetçiliği anlayışını Türk dünyası merkezli yürütmüştür. O dönemde sosyalist sistem Sovyetler Birliği’nde egemen olduğu için Türk milliyetçiliği daha çok sol ve sosyalizm düşmanlığı çizgisinde gelişmiş ve bu nedenle de soğuk savaş dönemi koşullarında Türkiye’yi bir iç savaşa sürükleyen sol-sağ çatışmasında sağ kesimin militan çizgisini oluşturmuştur. Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle beraber milliyetçilik anlayışı bir Sovyetler Birliği karşıtlığına dönüşmüş ve böylece aslında antiemperyalist çizgide olması gereken Türk milliyetçiliği anti sovyetizm doğrultusuna kaymıştır. Milliyetçiler antiemperyalizmi bırakıp antisol bir çizgide ilerlerken, Atatürkçüler de Atatürk’ün partisinin Avrupacı çizgiye kayması nedeniyle, milliyetçi çizgiden uzaklaşarak laik ve batıcı bir anlayışa yönelmişlerdir. Milliyetçilerin karşı politikalara yönelmeleri, Atatürk’ün eseri olan Cumhuriyet7e sahip çıkma çizgisinden uzaklaşmalarına neden olmuştur. Benzeri bir biçimde Atatürk’ün partisi de Avrupacı ve batıcı bir çizgiye kayarken milliyetçiliği unutmuş, Hıristiyan batıya hoş görünmek için Türkiye’deki gayrimüslimlerin öncülüğünde laikliği öne çıkarmıştır.

Atatürkçüler Avrupa batıcılığı yüzünden laikliğe kayarak milliyetçilikten uzaklaşırken, milliyetçi kesim de Türk dünyasına yönelerek Atatürk’ten kopmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında antiemperyalist çizgide dışa karşı beraber olan bu iki kesim sonraki dönemlerde demokrasicilik oynarken birbirlerinden uzaklaşmışlar ve zaman zaman da emperyalist kışkırtmalar sonucunda karşı karşıya gelmişlerdir. Soğuk savaşın son dönemlerinde Türkiye bir terör kışkırtmasıyla iç savaşa sürüklenirken Türk milliyetçileri sola karşı ülkücülük adı altında savaşmışlar, bütün solu karşılarına alırken, merkez solda yer alan Atatürk’ün partisi ile Atatürkçü kesimleri de karşılarına almışlardır. Türkiye’yi her on yılda bir askeri yönetimlere sürükleyen anarşi ve terör dönemlerinde Atatürkçü ve milliyetçiler karşı kamplarda yer almışlar ve emperyal kışkırtmalarla birbirleriyle savaşmak zorunda kalmışlardır. Bu durum Türk devletinin içerden parçalanmasına giden yolu açmıştır. Devleti kuran ve koruması gereken bu iki çizginin birbirine karşı bir noktaya gelmeleri, Türk devletinin yıkılmasına giden yolun başlangıcı olmuştur. Kargaşa ortamında Atatürkçüler ile milliyetçiler karşı karşıya gelirken, atı alan emperyalizm Üsküdar’ı geçmiştir. Türk devletinin iki sağlam unsuru birbiriyle çekişme noktasına geldiğinde, emperyalizm Türkiye’yi içerden ele geçirme şansını elde edebilmiştir.

SSCB’nin dağılmasından sonra komünizm tehlikesi ortadan kalkınca gerçek tehlikenin emperyalizm olduğu ortaya çıkmıştır. Milliyetçiler ülkücülük akımı çerçevesinde sol düşmanlığı yaparken emperyalizm karşıtlığını unutmuşlardı. En büyük emperyalist olan Avrupa ve Amerika’ya karşı değil ama sola ve SSCB’ye karşı mücadele ediyorlardı. Atatürkçüler ise Atatürk’ün ulusal sol anlayışı çerçevesinde daha dengeli hareket ediyorlar ama onlar da Avrupa süreci içerisinde milliyetçilikten uzaklaşarak batıcılığa kayıyorlardı. İki kutuplu dünya çöküp küreselleşme dönemine geçilince, tek ortak tehlikenin emperyalizm olduğu kesinlik kazanmıştır. İşte bu aşamada bütün dünyadaki milli devletlerle beraber bir milli devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nde aynı noktaya gelerek gerçek tehlikenin emperyalizm olduğu konusunda düşünce birliğine varılmıştır. Finanskapital’in öncülüğünde bir küresel sermaye imparatorluğu isteyen patronlar kulübü sosyalist sistemden sonra ulus devletleri de tasfiye etmek isteyince, dünyanın her köşesinde yer alan ulus devletler kendilerini korumaya başlamışlardır. Türkiye Cumhuriyeti de ulusal refleksleri ile kendilerini koruma noktasına gelince milliyetçi parti ile Atatürkçü gelenekten gelen bir başka parti Türkiye’de koalisyon yapabilmişlerdir.

Bugünkü aşamada, küreselleşmenin on beşinci yılı tamamlanırken AB sürecinde Türk Devletinin yarısı tasfiye edilmiştir. Anadolu ve Balkanlar’da yer alan Türkiye Cumhuriyeti artık merkezi bir devlet olmaktan çıkarılmakta, ulusal sınırlar içinde Türk ulusu olarak yaşayan Türk halkı Kopenhag kriterleri ile hızla alt kimlikli bir yapıya dönüştürülmek istenmektedir. Ulusal kurtuluş savaşı vererek tarih sahnesine çıkan Türk milleti ile birlikte Türk devleti de bu coğrafyadan silinmek istenmektedir. Yeniden Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarındaki duruma dönülmüştür. Bu aşamada, imparatorluktan ulus devlete gidişi sağlayan ve ulusal kurtuluş savaşını beraberce vererek milli bir devlet kuran Atatürkçülerle milliyetçilerin, çatısı altında yaşadıkları milli devletlerini korumak ve ayakta tutabilmek için bir araya gelmeleri zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Henüz yürürlükte olan TC Anayasasında belirtildiği gibi devletimizin temel özelliği olan Atatürk milliyetçiliği anlayışı çerçevesinde bir an önce Atatürkçülerle milliyetçilerin bir araya gelmeleri gerekmektedir. Bu coğrafyada Türkiye Cumhuriyeti’nin başka türlü yaşama şansı kalmamıştır. Atatürk’ün partisi ile milliyetçi parti anayasadaki Atatürk milliyetçiliği ilkesinde bir araya gelerek Türkiye Cumhuriyeti devletini onararak ve bu bölgedeki emperyalist planlara karşı koruyacak bir milli koalisyonu bu yıl içinde yapılacak genel seçimlerde Türk milletinin önüne ulusal bir alternatif olarak koymaları gerekmektedir. Türk milletinin bu iki büyük partiyi Türkiye’nin geleceği için ortak hareket etmeye zorlamasında ulusal çıkarlar açısından yaşamsal önem vardır.

12 Kasım 2018 Pazartesi

BU NE CÜRET!..ANDIMIZ'A HAKARET. MİLLİ (!) EĞİTİM Bakanlığı'dan Danıştay'a skandal Andımız itiraz dilekçesi "Bakan istifa etmeli" MEB’in Andımız’a karşı Danıştay’a verdiği dilekçede 'Öğrenci Andı’nın çağdışı olduğu' savunuldu!

ANDIMIZ'A HAKARET!..
MEB'den Danıştay'a skandal Andımız (itiraz/temyiz) dilekçesi 
"MEB’in Andımız’a karşı Danıştay’a sunduğu temyiz dilekçesine Cumhuriyet ulaştı. MEB, dilekçesinde Öğrenci Andı’nın çağdışı olduğunu savundu." 
Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) Öğrenci Andı’nı mahkeme kararıyla tarihe gömmek için Danıştay’a gönderdiği itiraz (temyiz) dilekçesi tam bir skandal. İtiraz ve temyiz dilekçesinde; Öğrenci Andı’nı “çağdışı ve bilimsel değil” diyerek eleştiren MİLLİ (!) EĞİTİM BAKANLIĞI, faşizm ve komünizm uygulamalarına benzetti. Okulların ideolojikleşmesi ve askerileşmesine Andımız’ın neden olduğunu iddia eden MEB, Danıştau’dan kararını bozmasını istedi.Danıştay 8. Dairesi’nin kararına karşın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Bu metin bu ülkede, ezanı Türkçe okumak, okutmak isteyenlerin eseridir. Danıştay’ın bu kararı iyi niyetli değil” tepkisinin ardından Öğrenci Andı’nı okullara döndürmek yerine kararı temyiz eden MEB'in skandal gerekçelerine Cumhuriyet ulaştı.
‘And işlevselliğini yitirdi’
MEB Hukuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı 11 sayfalık temyiz dilekçesinde ilk olarak davacı eğitim sendikalarının taraf olarak davayı açma ehliyetlerinin olmadığı savunuldu. Davanın reddedilmesini isteyen MEB, ardından ise esasa ilişkin iddialarını sıraladı. Andımız’ın tarihe gömülmesi için kesin karar verilmesini isteyen MEB, “Milli Kimlik, Uluslaşma ve Öğrenci Andı” başlığı altında Bozkurt Güvenç ve Süleyman Yıldız’dan alıntılar yaparak Andımız’daki Türklüğe ilişkin ibaraler hakkında kimlik kavramına ilişkin açıklamalarda bulundu. Türk ulusal kimliğinin tarih sahnesine çok geç çıktığı belirtilen dilekçede, Osmanlıcılık ve Fransız İhtilali’ne de değinilerek “Türkler kendi çağdaşı unsurlara göre ulus bilincine en geç ulaşan topluluktur. Türkiye Cumhuriyet’ini kuran kadro zaten gecikmiş olan süreci hızlandırmak için yoğun çaba harcamıştır. Özellikle 30’lu yıllarda benimsenen politika, artık toprak bütünlüğünü garanti altına alan bir ülkenin milli bütünlüğünü de sağlamasıydı. Öğrenci Andı da bu amaçla benimsenmiş ve ilkokullarda okutulmaya başlanmıştır. Ulus bilincine geç ulaşan bir toplumda bu çeşit sembol ve ritüellerin kullanılarak, ortak bir milli kimlik inşa edilmeye çalışılması anlaşılabilir bir durumdur. Ancak 2023 yılında yüzüncü yılını dolduracak olan Türkiye Cumhuriyeti’nde toplumun zaten bir milli kimlik kazanmış olduğunu kabul etmek gerekir. Yani Öğrenci Andı işlevselliğini yitirmiştir. Hal böyleyken 21. yüzyıl Türkiye’sinde 30’lu yılların ritüellerini benimsemek anakronik (çağdışı) bir yaklaşım olacaktır” denildi.
Dilekçede ayrıca eğitim bilim yönünden de Andımız’a yönelik değerlendirmelerde bulunan MEB, 1910’dan itibaren davranışçı modelin benimsendiğini, bu modelin 70’li yıllardan itibaren terk edildiğini ve bu süreci “Bir şeyin tekrar ettirilerek dikte edilmesi, empoze edilmesi, bir anlamda ‘kafasına vura vura belletilmesi” olarak tasvir etti. 2000’li yıllardan itibaren kabul gören eğitimbilim anlayışının bilişsel olduğunu Türk Milli Eğitim Sistemi’nin 2005 yılından itibaren ‘yapılandırmacı’ yaklaşımı benimsediğini belirtti.
MEB dilekçesinde de bu konuda “Andımız gibi uygulamalar, 1900’lü yılların ilk yarısında yaygın olarak kullanılan uygulamalardır. Gerek faşizm gerekse komünizm bu ve benzeri uygulamaları sıkça kullanmıştır. Askeri ağırlıklı rejimler bu tür uygulamaları temel almıştır. Bunun bir yansıması olarak da okullarda da kullanılmaya başlanmıştır. Bu aynı zamanda okulların ideolojikleşmesi ve askerileşmesi anlamına gelmektedir. Oysa günümüzde bu yaklaşım terk edilmiştir. Okullarımızda aleni hiçbir ideoloji savunulmamaktadır, askeri bir disiplin uygulaması da bulunmamaktadır” denildi.
‘Papağan gibi’
Yeni kuşağın kendilerine empoze edilmeye çalışılan düşünce ve özelliklerden hoşlanmadığını belirten MEB, günümüz eğitimbilimi anlayışına göre Andımız hakkında, “Öğrencilerin her gün ‘papağan gibi’ tekrarlayacakları sözler yerine, konuşup tartışarak ve yaşayarak edinecekleri özellikler günümüz eğitiminin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Her sabah öğrencilerin sıraya sokulup tekrarlatılarak bir takım değerlerin kazandırılmaya çalışılması hem Türk Milli Eğitimi’nin benimsediği eğitim anlayışına hem de dünyada genel kabul gören eğitimbilim anlayışına uygun değildir” değerlendirmesi yaptı. Bununla da yetinmeyen MEB, Öğrenci Andı’nı okuyan kuşakları üstü kapalı olarak eleştirerek “Andımızı 1933 yılından itibaren söyleyen kuşakların And’daki ifadelere ne denli uygun yurttaşlar olarak geliştikleri, etkisini anlamak açısından konu bir bütüncül yaklaşımla değerlendirilmelidir” ifadelerini kullandı.
‘Yanlış anlaşılmalar’
MEB, Öğrenci Andı’nın kaldırılma gerekçesine ilişkin olarak ise dilekçesinde, “Yapılan değişiklikle toplumumuzun geçirmiş olduğu sosyo-kültürel değişimler neticesinde Andımız’da yer alan ifadelere dair yanlış anlaşılmalara sebep olacak yaklaşımların önüne geçilmesi amaçlanmıştır. Sadece Andımız’ın kaldırılması bunlara aykırılık teşkil etmemektedir” denildi. Son yapılan bütüncül müfredat değişimiyle öğretim programlarından Atatürk’e ilişkin bölümleri daraltan MEB, “Eğitimin her tür ve kademesinde Atatürk milliyetçiliği ve Cumhuriyetin temel nitelikleri pekiştirilmektedir. Toplumsal dönüşümler sürecinde bu tür düzenlemeler yapılması Atatürk İlke ve İnkılapları ile de bağdaşmaktadır. Zamanın getirdiği dünya gerçekleri bu değişimi zorunlu kılmıştır. Nitekim Cumhuriyetin kurulduğu 1923 yılından 1933 yılına kadar okullarımızda Andımız okunmamıştır” ifadeleri de dikkat çekti.
REFERANS & KAYNAK: 
Cumhuriyet Gazetesi MANŞET Yayınlanma tarihi: 11/12 Kasım 2018 Pazar-Pazartesi

10 Kasım 2018 Cumartesi

"O'nu (Kurucu Önder Gazi Mareşal Mustafa Kemal ATATÜRK'ü) ebedi hayata yükselişinin 80. yılında rahmet, minnet, saygı ve şükranla anıyoruz."

Vefatının 80. yıl dönümünde devletimizin kurucusu, istiklal mücadelemizin lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü rahmet, minnet, saygı ve şükranla anıyoruz. Allah (CC) Rahmet, ülfet ve mağfiret eylesin. Nur ve huzur içinde istirahat etsin; Mekânı ve makamı Cennet olsun inşallah.

EN ÇOK OKUNAN.POPÜLER